|
Anasayfa
|
Güzel Anadolu
topraklarının, güzel çocuğu Hrant Dink 19 ocak 2007 yılında İstanbul-Şişli'de
kurşunlanarak öldürüldü . Hrant Dink, öldürülen son ermeni mi olacaktır?
Dahası var mı? gibi sorular yerine '' öldürmek için ermeni kaldı mı? sorusunu
sormak daha yerinde olacaktır. Ermeni kardeşimiz, komşumuz, arkadaşımız,
hemşehrimiz rahmetli Hrant Dink, her zaman katillere öldürmeyi değil
yaşatmayı, nefret etmeyi değil, sevmeyi öğrenmeleri gerektiğini tavsiye etti.
O adeta Rabb´in bize gönderdiği kıymetli bir hediye idi. Bıkmadan usanmadan,
tam bir derviş sabrıyla o güzelim topraklara sevgi ve barış tohumları ekti.
Geçmişte yaşanan o büyük soykırım gerçeğinden yola çıkarak intikam ve nefret
üretmek yerine sevgi üretti, ürettiği sevgiyi çoğalttı ve çoğalttığı sevgiyi
ermenilere düşmanlık yapmakta ısrar edenlerle paylaşmak istedi. Bütün bu
güzelliklerine rağmen neden öldürüldü? İşte bu sorunun cevabını ölmeden önce
kaleme aldığı aşağıda sunduğumuz son iki makalesinde bulmak mümkündür.

Ruh
halimin güvercin tedirginliği
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet
Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu
ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında
Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı...
Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak”
suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum.
Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli
Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta
yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç
bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü
değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin
bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi
kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir
televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok
heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza
alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim,
gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç
ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak
anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul
Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye
sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem
için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan
dönülecekti. “Ya sabır” çeke çeke... Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi
raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay
mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi,
dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum.
Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir
çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza,
yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce,
aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile
getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon
programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur
ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı
küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve
aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz
daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek
dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve
bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı. Tek silahım samimiyetim Ama
işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın
olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar
vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her
şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla,
bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir
farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı
olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile
getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın
ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma
danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden
aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş
birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama
hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi
duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi. Kara mizah Ama gelin görün ki
beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline
getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez
de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu
açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de
AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten
yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir
sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın
şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan
yargılanıyor. “Türk Devleti adına” İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki
“Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla
yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler
üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi?
Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin
görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de
dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın
haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil,
Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda
verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu
çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş
bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama
bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili
olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep
doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini
elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru
bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni
suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o
kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı
Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye
soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim
yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde
arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü
aşağıladığım ilan edildi. Güvercin gibi Şu çok açık ki, beni
yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler,
kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları
kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü
aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir
kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki
yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike
arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu
Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç
alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek,
ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim
için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım
psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?”
sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla
tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış
fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum
kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı
tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin
gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli. İşte
size bedel Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet
Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok.
Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse
girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin
ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey
Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece
yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm
anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O
noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi
irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını
tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama
bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik
yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda,
ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de
onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada
olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne
kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında
üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye
sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e
kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi
cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem
bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize
destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın
gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde
kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi...
Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan...
Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk
edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın
götürdüğü yere... Her neresiyse. Ürkek ve özgür Dilerim böylesi bir terk
edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için
fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer,
bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç
olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden
lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir
ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007
benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler
başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet
kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama
biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler
kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
Niçin hedef seçildim?
|
|
|
|
|