|
Anasayfa
|

Hrant Dink
(12 Ocak 2007) AGOS Sayı: 563
Başlarken bir not: Hiç
işlemediğim “Türklüğü aşağılamak” suçundan 6 aya
mahkum oldum. Şimdi artık son çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
gidiyorum. 17 Ocak tarihine kadar avukatlarım başvuruyu gerçekleştirecekler
ve benden de başvuruya eklemek için olayların gelişimini anlatan bir yazı
istediler.
Ben de dosyaya konacak bu yazıyı kamuoyuyla paylaşmayı uygun gördüm. Çünkü
benim için AİHM’in kararı kadar ve hatta ondan daha fazla Türkiye toplumunun
vicdani kararı önemli. Birkaç hafta sürecek bu yazı dizisindeki bazı
bilgileri ve ruh halimi muhtemelen AİHM’e başvurmak mecburiyetinde
kalmasaydım ilelebet kendime de saklayabilirdim. Ama madem ki iş bu noktaya
kadar geldi olan biten herşeyi paylaşmak galiba en iyisi... Sadece benim
değil, sadece Ermenilerin de değil... Tüm kamuoyunun merak ettiği ve
sormaktan kendini alamadığı soru şu: “Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla
301’den soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir biçimiyle teknik
ya da hukuki çözüm bulundu ve dava mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde
sonuçlandı da, Hrant Dink niye 6 aya mahkum oldu?” Hafif atlatılanlar... Bu
aslında yanlış bir tespit ya da gereksiz bir soru değil. Anımsanırsa eğer Orhan Pamuk için dava celsesi
başlamadan daha, “Ne yapılabilir de dava düşürülebilir?” diye az takla
atılmadı. Kimine göre Adalet Bakanlığı’nın yargılama için izin vermesi gerekiyordu,
dolayısıyla oraya sormak gerekirdi.
Nitekim öyle de yapıldı. Topun kendisine atıldığını gören Adalet Bakanı ise
sıkışmışlığın arasında bir yandan Pamuk’a ateş püskürdü, bir yandan da ortaya
çıkıp “Ben böyle bir şey demedim” demesi için çağrılarda bulundu. Sonuçta
“Pamuk davası”nın ilk celsesi gerçekleşti ve bu ilk duruşma esnasında yaşanan
vandalist saldırılarla Türkiye dünyaya rezil olunca, davanın ikinci celsesi
aynı şekilde yaşanmasın diye de ikinci celsenin yapılmasına bile gerek
kalmadan dava düşürüldü ve Pamuk’un 301 macerası teknik bir çözümle sona
erdirilmiş oldu. Benzer sürecin daha hafifi ise Elif Şafak davasında yaşandı.
Öncesinde hayli patırtısı koparılan dava daha ilk celsesinde, Şafak’ın
mahkemeye görünmesine bile gerek kalmadan, sona erdirildi. Bu teknik
çözümlerden herkes memnundu. Başbakan Tayyip Erdoğan dahi Şafak’a telefon
açıp geçmiş olsun dileğinde bulundu. Benzer “Hafif atlatmaları” Ermeni
Konferansı’nın sonrasında yazdıkları nedeniyle haklarında “Türklüğü
aşağılamak” suçlamasıyla dava açılan gazeteci ve akademisyen arkadaşlar da
yaşadılar. Cevaplanamayan... Bu davaların bu şekilde hafif atlatılmış
olmasını kıskandığım sanılmasın. Aksine bu davaların ya da soruşturmaların
açılmış olması dahi mağdurları açısından çok ağır bir bedeldir ve tüm bu
davalardan yargılanan arkadaşların yaşamış oldukları haksızlığın ne gibi bir
ağırlık taşıdığını en iyi bilenlerdenim ve paylaşanlardanım. Benim derdim
onların davalarında gösterilen kaygı ve telaşın, Hrant Dink davasında niçin
gösterilmediğini sorgulamak ve cevaplamak. Nitekim gördük ki, bu hafif
atlatmalar Hükümet’e bir tür obsiyon verdi ve 301’in kaldırılmasını isteyen
Avrupa Birliği’nin baskısı karşısında, “Sonuçları güzel” bu uygulamalar örnek
olarak gösterilebildi ancak Hükümet’in 301’e ilişkin elinin kolunun bağlı
kaldığı ve Avrupa Birliği yetkililerine herhangi bir cevap yetiştiremediği
tek örnek ise Hrant Dink’in mahkumiyet almış olması oldu. Konu o davaya
geldiğinde diller kilitlendi. Sahi, “Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301’den
soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir biçimiyle teknik ya da
hukuki çözüm bulundu ve dava mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde
sonuçlandı da, Hrant Dink, üstelik de hiç suç işlemediği bir yazısında, niçin
6 aya mahkum oldu?” Ermeni olmamın rolü Evet, bu cevaba hepimizin ihtiyacı
var! Özellikle de benim. Sonuçta bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla
herkesle eşit olmak istiyorum. Ermeni olduğum için kuşkusuz bundan önce
birçok olumsuz ayrımcılıklar yaşadım. Sözgelimi 1986 yılında Denizli 12.
Piyade Alayı’na kısa dönem askerlik (8 aylık) için gittiğimde, devremdeki tüm
arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni
ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamamam
gerekiyordu belki. Üstelik bir tür rahatlık dahi sağlamıştı. Nöbet ya da daha
zorlu görevler de verilmeyecekti. Amma velakin fena koymuştu bu ayrımcılık.
Tören sonrasında herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın
arkasında, tek başıma iki saat boyunca ağladığımı hiç unutamıyorum. Alay
komutanımın odasına çağırıp, “Üzülme, bir sorunun olursa gel bana” deyişi
hâlâ belleğimde bir yara. 301’den yargılanış, aklanış ya da mahkum oluş bir
rütbe takdimi değil hiç kuşkusuz. Dolayısıyla “Onlara verilmediğine göre bana
da verilmemeliydi”, hele hele de “Bana verdiklerine göre onlara da
verilmeliydi” arayışında asla olamam. Ama ayrımcılığa uğramanın
tecrübeleriyle pişmiş biri olarak ussal refleksimin şu soruyu sormaktan da
hiç geri durmadığını itiraf etmeliyim: “Benim Ermeni olmamın bu sonuçta bir
rolü oldu mu?” Bildiklerim ve sezdiklerim Bu soruya karşılık, bildiklerimi ve
sezdiklerimi yan yana getirdiğimde verebileceğim bir cevap var elbet. Özeti
de şu: Birileri karar verdi ve “Bu Hrant Dink artık çok olmaya başladı... Ona
haddini bildirmek gerek” diyerek harekete geçti. Kabul ediyorum, kendimi ve
Ermeni kimliğimi çok merkeze alan bir iddia bu. Abarttığım öne sürülebilir.
Ne var ki benim ruhsal algılamam bu... Elimdeki veriler ve yaşadıklarım bana
bu iddiam dışında bir seçenek bırakmıyor. İyisi mi şimdi bana düşen tüm
yaşadıklarımı ve sezgilerimi sizlere aktarmak. Sonrası sizin bileceğiniz.
Haddimin bildirilmesi Öncelikle Hrant Dink’in “Çok olmasına” biraz açıklık
getireyim. Dink zaten epeyi bir süredir dikkatlerini çekiyor, canlarını
sıkıyordu. 1996 yılıyla birlikte, AGOS’u çıkardığından beri Ermeni toplumunun
sorunlarını dile getirirken, haklarını talep ederken ya da tarihin
konuşulmasına ilişkin Türk resmi tezinin hoşuna gitmeyen kendi duruşunu
sergilerken, arada bir çizmeyi aştığı olmuyor değildi ancak asıl bardağı
taşıran damla 6 Şubat 2004 tarihinde AGOS’ta yayınlanan “Sabiha Gökçen”
haberi oldu. Dink imzasıyla ve “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlığıyla verilen
haberde Gökçen’in Ermenistanlı akrabaları konuşuyor ve Atatürk’ün manevi kızı
Sabiha Gökçen’in aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetim olduğunu iddia
ediyorlardı. Bu haber, Türkiye’nin en çok satan gazetesi Hürriyet’te 21 Şubat
2004 tarihinde AGOS’tan alıntılanarak manşetten verilince olanlar oldu ve
Türkiye’de yer yerinden oynadı. 15 günü aşkın bir süre tüm köşe yazarları
habere ilişkin olumlu, olumsuz yorumlarda bulundular, değişik kesimlerden
değişik beyanatlar verildi. Tüm bunların içinde en önemlisi ise Genelkurmay
Başkanlığı’nın yaptığı yazılı açıklama oldu. Genelkurmay bu haberi yapanlara
karşı “Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli
bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür” açıklamasıyla tepki
koyuyordu. Onlara göre bu haberi yapanlar art niyetliydi, Türk kadınının miti
ve sembolü haline dönüştürülmüş bir kişinin Türklüğünü birden bire onun
üstünden çekerek o kimlikte deprem yaratmaya çalışıyorlardı. Kimdi bu
densizler, kimdi bu Hrant Dink? Ona haddi bildirilmeliydi! Resmi sohbete
davet Genelkurmay bildirisi 22 Şubat Pazar günü yayınlandı. Evimde,
televizyon haberlerinden dinledim uzun bildiriyi. O gece çok rahat değildim.
Ertesi gün muhakkak birşeyler olacağını seziyordum. Nitekim tecrübelerim ve
sezgilerim beni yanıltmadı. Ertesi gün sabahın erken saatinde çaldı
telefonum. İstanbul Vali yardımcılarından biri arıyordu. Sert bir tonla,
habere ilişkin elimdeki belgelerle Valiliğe beklediğini bildirdi. “Bu
çağrının hangi amaçla yapıldığını?” sorduğumda ise “Sohbet etmek ve
elinizdeki belgeleri görmek” şeklinde yanıtladı. Tecrübeli gazeteci
dostlarımı aradım, bu çağrının hangi anlama geldiğini sordum. “Bu tür
sohbetlerin gelenekten olmadığı gibi bunun yasal bir prosedür de olmadığını
ancak elimdeki belgelerle davete icabet etmemin doğru olacağını” telkin
ettiler. Dikkatli olmalıydım Tavsiyeye uydum ve elimdeki belgelerle birlikte
Vali Yardımcısı’nın yanına gittim. Hayli nazikti Vali Yardımcısı. İçeri buyur
ettiğinde, odasında biri bayan iki kişi daha oturuyordu. Nazikçe “Onların kendisinin
yakınları olduğunu, sohbetimizde hazır bulunmalarında bir mahzur
görüp görmediğimi?” sordu. “Bir mahzur görmediğimi” söyleyip oturduğumda
zaten ortamın nazikliğini kavramıştım. Hiç beklemeden girişi yaptı Vali
Yardımcısı. “Hrant bey” diyordu “Siz, tecrübeli bir gazetecisiniz. Daha
dikkatli haber yapmanız gerekmez mi? Sonra böyle haberlere ne gerek var?
Bakın ortalık nasıl allak bullak oldu. Hayır, biz sizi biliyoruz ama
sokaktaki adam ne bilsin? Bu tür haberleri başka bir niyetle yapıyorsunuz
sanabilir. Bakın şu elimdeki evrakı görüyor musunuz? Ermeni Patriği’nin bir
başvurusu vardı, bazı internet sitelerinde Ermeni toplumunun bazı kurumlarına
yönelik bazı densizler terör sayılabilecek girişimlerde bulunmaya
çalışıyorlarmış. İşte biz de onları aradık ve Bursa’da bulduk, sonunda
adalete de teslim ettik. Ama bakın işte sokaklar ne gibi insanlarla dolu. Bu
tür haberlere daha dikkat etmek gerekmez mi?” Vali Yardımcısı’nın bu girişle
başladığı sohbete, odadaki misafirlerden erkek olan da katıldı ve ondan sonra
da zaten sözü bir daha başkasına bırakmadı. Vali Yardımcısı’nın sözlerini
daha da net bir üslupla bu kez o yineledi. Dikkatli olmamı, ülkeyi ve ortamı
gerecek girişimlerden kaçınmamı telkin ediyordu: “Sizin yazdığınız bazı
yazılardan, her ne kadar üslubunuza katılmasak da, niyetinizin kötü
olmadığını anlayabiliyoruz, ancak herkes bunu böyle anlamayabilir ve toplumun
tepkisini üzerinize çekebilirsiniz” diyerek de beni kerelerce uyarıyordu. Ben
ise haberi hangi niyetle yaptığımı anlatmakla yetindim. Birincisi ben
gazeteciydim ve bu bir gazeteciyi heyecanlandıracak bir haberdi. İkincisi de,
Ermeni sorununu hep ölenler üzerinden konuşmak yerine biraz da kalanlar ve
yaşayanlar üzerinden konuşmayı denemek istiyordum. Ama görüyordum ki kalanlar
üzerinden konuşmak daha zordu! Odadan ayrılacaktım ki götürdüğüm belgeleri
görmek ya da almak için ısrar bile etmediklerini farkettim. Belgeleri isteyip
istemediklerini onlara ben anımsattım ve verdim. Zaten de konuşmaların
içeriğinden, beni hangi amaçla oraya çağırdıkları belliydi. Haddimi
bilmeliydim... Dikkatli olmalıydım... Yoksa iyi olmazdı! Artık hedefteydim
Hakikaten de sonrası iyi olmadı. Valiliğe çağrıldığımın ertesi gününden
itibaren birçok gazetede birçok köşe yazarı Ermeni kimliği üzerine yazmış
olduğum deneme serisinin içinde geçen “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan’la
kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesini cımbızlayarak, bununla Türk
düşmanlığı yaptığımı ortak bir kampanyayla dile getirmeye başladılar. Bu
yayınların ardından ise 26 Şubat günü İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in
başını çektiği bir grup ülkücü, AGOS’un kapısına gelerek aleyhime sloganlar
attı ve tehditlerde bulundu. Polis gösterinin olacağını önceden haber almıştı. AGOS içinde ve
kapısında gereken önlemleri aldı. Tüm televizyon kanalları ve gazete muhabirleri de haberdar
edilmişlerdi, hepsi AGOS’un
önündeydi. Grubun kullandığı sloganlar çok netti: “Ya sev ya terk et”,
“Kahrolsun ASALA”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” Grubun lideri Levent
Temiz’in yaptığı konuşmada hedef açık ve seçikti: “Hrant Dink, bundan sonra
bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir.” Grup gösterisini
yapıp dağıldı. Ama ne hikmetse o gün ve ertesi gün herhangi bir televizyon
kanalında (Kanal 7 hariç), herhangi bir gazetede (Özgür Gündem hariç) haber
geçilmedi. Belli ki Ülkücü grubu AGOS’un kapısına yönlendiren güç, basını ve
medyayı da o olumsuz görüntü ve sloganların ardından blokaj altına -bir iki
fireyle- almayı başarmıştı. Tehlikenin eşiğinde AGOS’un önünde benzer bir
gösteri de birkaç gün sonra kendilerini “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele
Federasyonu” olarak adlandıran grup tarafından yapıldı. Ardından da devreye o
güne değin hiçbir popülaritesi olmayan Av. Kemal Kerinçsiz ve onun
başkanlığını yaptığı Büyük Hukukçular Birliği girdi. Kerinçsiz ve arkadaşları
Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na giderek, hakkımda suç duyurusunda bulundular.
Bu başvuruyla birlikte, Türkiye’nin itibarını bütünüyle zedeleyen 301
davalarına da hız verilmiş oldu. Benimle ilgili ise yeni ve tehlikeli bir
süreç başlıyordu. Gerçi ben hayatım boyunca hep tehlikelerin etrafında
dolaşmıştım. Ya tehlikeler beni çok sevmişti, ya ben tehlikeleri... Ve işte yine uçurumun
kıyısındaydım. Peşimde tekrar birileri vardı. Onları
seziyordum. Ve onların Kerinçsiz ekibiyle sınırlı ve salt onlardan oluşacak
denli sıradan ve görünür olmadıklarını çok iyi biliyordum.
Ruh halimin
güvercin tedirginliği
|
|
|
|
|