|
Anasayfa
|
Davutoğlu’nun
anlayamadıkları - Taraf - Istanbul - 11.05.2010
TANER AKÇAM * / Artık 1915 üzerine konuşurken, “herkes acı çekti”
söyleminden kurtulmak gerekiyor. Ortada farklı nitelikteki şiddet
biçimleri söz konusudur.
AKP, Ermeni soykırımı konusunda bir taraftan 95 yıllık türküyü tekrar
ederken, diğer taraftan da yeni bir üslup tutturmayı deniyor. Dışişleri
Bakanımız sayın Davutoğlu “Adil Hafıza” kavramı ile bu yeni üslup
denemesinin başını çekiyor.
Sayın Davutoğlu, bu kavramın ne anlama geldiğini şöyle anlatıyor: “Eğer
o gün (Protokollerin imzalandığı 10 Ekim2009 günü) Sayın Edward
Nalbantyan kabul etmiş olsaydı, bir konuşma hazırlamıştımprotokolleri
hazırladıktan sonrası için... O konuşmayı bir tek kavramüzerine
oturtmuştum: Adil hafıza... Kilit kavrambu. Yani bütün o tarihe tek
taraflı bir hafıza ile bakmamak. Biz Ermenilerin neler yaşadığını neler
hissettiğini, daha sonra neler yaşadıklarını anlamak için empati
yapmalıyız; ama onlar da bizim hafızamıza saygı göstermeliler, kendi
hafızalarına saygı beklerken. Tek taraflı bir hafıza kurmamalıyız...
Onlar için 1915 yılı bir tehcir yılı olabilir. Bizimiçin aynı zamanda
bir Çanakkale’dir. Bizimiçin Sarıkamış’tır.”
Davutoğlu, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin Ermeni
soykırımını tanıması ardından düzenlediği basın toplantısında da aynı
görüşleri yeniden dile getirdi. “1915 Ermeniler için tehcir, bizimiçin
aynı zamanda Çanakkale’dir... Birmilletin bekasıyla ilgili büyük bir
savunma çabasında olduğu bir dönem. Anadolu’da çok büyük acıların
yaşandığı bir dönem. Balkanlardan, Kafkaslardan 2milyon insanın göç
ettiği bir dönem. İmparatorluğun dağılış sürecinde büyük bir kaos
yaşandı. Bu acıları paylaşmayı her zaman bildik".
Davutoğlu’nun yapmaya çalıştığı aslında çok basit birşey. Bir tür
“dengeleme” politikası izlemek istiyor. “Ermenilerin acısı varsa,
bizimde acımız var”; özetle söylenen bu. 1915’de Ermenilere yapılanları
kabul etmeye hazır olması sebebiyle yeni bir söylemgibi gelebilir bu
kulaklara. Fakat bu kabul etmenin önünde, “Ermenilerin acıları”nın;
“Müslümanların acıları” ile dengelenmesi şartı var. Bu bakımdan aslında
yeni hiçbir şey yok bu söylemin içinde. “Adil hafıza” ve “karşılıklı
acılar”mantığının ikinci ve belki de daha önemli bir boyutu daha var.
Buna göre yakın tarih, “Müslümanların” ve “Hıristiyanların” iki ayrı
tarafını oluşturduğu aktörlerce şekillenmiş ve bu “iki taraf”,
birbirleri ile çatışma içinde farklı “tarih ve hafıza” sahibi
olmuşlardır. Bu ciddi bir tarih bilgisi çarpıtmasıdır. Bu sebeple konuya
yakından bakmakta fayda vardır.
Birincisi, “Adil hafıza” veya “karşılıklı acılar” tezi çok bayatlamış
bir tezdir. Türkiye’de de yıllarca tekrar edildi; Şükrü Elekdağ’ın akıl
hocası Justin McCarthy kitaplar yazdı bu konuda. Aslında ortada,
üzerinde durulması bile gereksiz basit bir kural ihlali söz konusudur:
Bir hükümet veya partinin emri ile sivil halkın imha edilmesinin
karşısına asla ve asla savaşlardaki sivil ve asker kayıplarını
dikmeyiniz. Çünkü bu çok sıradan bir inkâr taktiğidir. Almanya’nın
ikinci dünya savaşındaki sivil ve asker kayıplarının, imha edilen
Yahudilerden çok daha fazla olduğu sıradan bir ilkokul bilgisidir. Ama
bugün, Nazi artıkları ve bazı aşırı Almanmilliyetçileri dışında,
Holocaust’a, “Adil Hafıza”mantığı ile “bizimde acımız var” diyerek karşı
çıkan Alman bulamazsınız; bunu yaparsanız ayıplanırsınız. Bunun gibi,
Stalin’in ikinci Dünya Savaşı sırasındaki sivil halka yönelik
katliamları karşısında, Sovyet ordusunun ve halkının Naziler
karşısındaki kayıplarını dikerseniz yine ayıp edersiniz. Az bilinen bir
örnek daha; 1994 yılında Ruanda’da Tutsilere karşı işlenen soykırımda,
Hutu kontrolündeki Hükümet 800.000 civarında Tutsi’yi imha etmiştir.
Şimdi imha edilen bu 800.000 Tutsi’nin karşısına, bir Tutsi bağımsızlık
örgütü olan Ruanda Yurtseverler Cephesi (RPF) karşısında verilen Hutu
kayıplarını dikerseniz ayıp edersiniz. Bugün Ruanda Uluslararası Ceza
Mahkemesi’nde yargılanan Hutumilliyetçileri bu tip savunmalar yapmaya
çalışıyorlar.
Türkiye’de bu hususmalesef yeteri kadar bilinmiyor ve ne zaman 1915’de
Ermenilerin kitleler halinde imha edilmesi konusu açılsa, buna karşı
Kafkas, Balkan ve Birinci Dünya Harbi sırasındaki Müslüman sivil ve
asker kayıpları dikiliyor. Liberal olarak tanımlanan yazarlarımız da
sıkça yapıyorlar bunu. Ortalık bazen, “karşılıklı acılar” edebiyatından
geçilmez hale geliyor. Herkes acı çekmiş olduğu ve herkesin de ötekinin
acısını anlaması gerektiği için de, ortalığı derin bir huzur
kaplayabiliyor. “Suçlama”, “çatışma” ve “kavga”nın yerine, “harmoniye”,
“uyuma” ve “anlayışa” çağrı yapan bu bakışın dayanılmaz
rahatlatıcılığını görmemekmümkün değil. “Herkes acı çekmiş” olduğu için
“herkesin acısını anlayarak” derin bir huzura kavuşuyoruz. Dolayısıyla,
ortada “suç işleyen” yok; “fail” yok ve “kurban” yok. Hepimiz aynı
durumdayız; kavgaya ne gerek.... Kabul etmek gerekiyor, derinden
“suçlandığını hisseden” birisinin, aslında kendisini suçlayan gibi
olduğunu hissetmesi gerçekten çok rahatlatıcıdır. Genel kuraldır;
sıkışırsanız, kendinizi kurban rolüne sokunuz, rahatlarsınız.
Oysa ortada farklı nitelikteki şiddet biçimleri söz konusudur.
Savaşlardaki sivil ve asker kayıpları ile,merkezi emirle sivil halkın
imha edilmesi asla aynı düzeyde ele alınacak cinayet tarzları
değillerdir ve aynı düzeyde ele alınıp eşitlenemezler. Nedenleri, ortaya
çıkış koşulları ve sonuçları itibarıyla tamamiyle farklı şiddet
biçimlerini eşitlerseniz, bunları anlamak istemiyorsunuz, bazı şeylerin
üstünü örtmek istiyorsunuz demektir.
Niye Ermenilerinmerkezi bir emirle, halk olarak imha edilip
edilmediklerini konuşurken, savaşlardaki kayıpları gündeme sokmak
istiyorsunuz? Ortada tuhaf birmantık oyunu yokmu? Birbirlerinden,
aktörleri ve nedenleri itibarıyla tamamen farklı ve hatta Kafkas
göçlerinde olduğu gibi farklı yüzyıllarda yaşanmış olayları karşı
karşıya getirerek ve ama bunları birlikte düşünmemiz istenerek, sadece
basit bir tarih çarpıtması yapılmıyor. Daha da kötüsü, Ermenilere
yapılanlarla bu olaylar arasında eskilerin deyişiyle bir “illiyet
rabıtası” birmantık ilişkisi kurmamız isteniyor ve Ermenileri tümbu
olayların tarafı vemümkünse karşı tarafı olarak görmemiz isteniyor. İyi
de, basit soru şudur: Anadolu Ermeni’sinin Balkanlardan veya 1915’den 80
yıl önce başlamak üzere Kafkaslardan kaçıp gelen Müslümanla ne alakası,
ne ilintisi var? Daha da önemlisi, Birinci Cihan Harbi’ndeki sivil ve
asker kayıplarının da, 1915’in de sorumlusu İttihat ve Terakki Partisi
değilmi?
Bu soru bizi konunun ikinci boyutuna götürüyor: “herkes acı çekti”
yumuşaklığı ciddi bir milliyetçiliği ve yakın tarihimize ilişkin bilgi
çarpıtmasını bünyesinde taşıyor. Buna göre, yakın tarihimizde,
“Müslüman-Türk” ve “Hıristiyan-Ermeni” iki ayrı kollektif aktör vardır;
“Müslüman-Türk aktörler” ile onların “tarih ve hafızaları” ve
“Hıristiyan-Ermeni aktörler” ile onların “tarih ve hafızaları”
karşılıklı ilişki ve belki savaş içinde farklı “acılar”
geliştirmişlerdir. Ve bu nedenle, bugünden düne bakarken, sadece bir
tarafın acısı ve hafızası ile yetinilmemesi; her iki tarafın acı ve
hafızasının aynı anda anılması gerekmektedir. Bu ciddi bir tarih
çarpıtmasıdır; tarih böyle yaşanmamıştır.
Sayın Davutoğlu’nun geliştirmeye çalıştığı bu düşünce yapısı, aslında
AKP’de var olan derin Müslüman kimliğinin bir tezahürüdür. Diğer bir
nedeni ise Fransız tarihçi Renan’ın sözünü ettiği gerçektir: “Bir devlet
sadece geçmişin deforme edilmesi ile oluşabilir. Bir ulusun yaratılması
geçmiş deforme edilmedenmümkün değildir.” Yani 95 yıllık yalan ve inkâr
politikası bu türden bir “taraflar” ve “hafızalar” zihniyetini
yaratmıştır. Bu zihniyet, Türkiye’deki Müslüman kimliğin kendini düşünme
ve algılayışı ile sekülermilliyetçi tarih anlayışının buluşma
noktasıdır. Ve bu nedenle de AKP (ve sayın Davutoğlu) tarihe yönelik
sıradan inkâr politikasını devam ettirmektedirler.
Balkan Savaşı’ndan başlayalım. Eldeki tarih bilgisi çok basittir. Balkan
Savaşı Sırp, Yunan ve Bulgar devletleriyle yapıldı. Osmanlıların
mobilize ettikleri Ordunun dörtte biri Hıristiyan Osmanlı vatandaşından
oluşuyordu. Ermeniler Osmanlı vatandaşı olarak bu savaşta sadece asker
olarak savaşmakla kalmadılar; Osmalı ordusu için gönüllü yardımlar da
topladılar. Örneğin Balkan Savaşlarını desteklemek amacıyla kurulan
Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin Pangaltı şubemüdürü, Dikran
Allahverdi’dir. Dikran Bey, Balkan savaşı için orduya, o zamanın
parasıyla 3.000 Osmanlı altını toplama başarısını göstermiş ve bu
nedenle günlük gazetelerde bile adından bahsettirmiştir. Dikran
Allahverdi, 24 Nisan’da göz altında alınan ve sürülen aydınlar
arasındadır. Sayın Davutoğlu, şimdi sizin “Adil Hafıza”nızda Dikran
Allahverdi’nin yeri neresidir? Balkan savaşını, “bizimhafızamız”, yani
“Müslümanların hafızası” olarak ilan etmek ve bunu “Ermenilerin
tarihinin” hele hele de 1915’in karşısına dikmek biraz tuhaf olmuyormu?
Sarıkamış örneği de böyledir. Sayın Davutoğlu’nun “Adil Hafıza”
anlayışına göre, bir tarafta “bizim” yani “Müslümanların” Sarıkamış
acımız, diğer tarafta ise Ermenilerin 1915 acısı vardır. Sayın Davutoğlu
bana anlatabilirmi, niye Sarıkamış bir tarafta, Ermeniler öbür tarafta
duruyor? Elbette ana neden, gene Davutoğlu’nun , Müslümanları bir taraf,
Hıristiyanları öbür taraf olarak gören tarih anlayışıdır. Onun için de
Sarıkamış’daki Müslüman kayıpları, 1915 Ermeni-Hıristiyan kayıplarının
karşısına, “farklı hafıza”lar olarak dikiliyor.
Bu kadar anlamsız ve yanlış bir karşı karşıya koyma olabilirmi? Biraz
tarih bilgisi olan bir kişi, aslında Sarıkamış ve 1915’in, “iki
karşılıklı taraf”ı ve bu iki karşı tarafın “iki farklı hafızası”nı
temsil etmediğini bilir. “Askeri kırdıran Enveri Paşa” türküsünü ben
yapmadım. Bu halk yaptı. Yani Sarıkamış’ın katili de, 1915’de
Ermenilerin katili de Enver’dir. Basit bir tarih bilgisi bile bize,
Sarıkamış’ı ve 1915’i karşı karşıya koymamamız gerektiğini; bunları
beraberce Enver ve Talat’ın cinayet hanelerine yazmamız gerektiğini
hatırlatır.
Tarihi hakikat bu değilmi? Birinci Cihan Harbi’ndeki Müslüman
kayıplarının da Ermeni cinayetlerinin de sorumlusu İttihat ve Terakki
Partisi değilmi? Peki hangimantıkla ve niye aynı hükümetin işlediği iki
ayrı karakterdeki suçu hem eşitliyorsunuz hemde birbirinin karşısına
dikiyorsunuz? İttihat ve Terakki’nin bir cinayetini bir tarafın, diğer
cinayetini öbür tarafın acısı ve hafızası haline sokuyorsunuz? “Adil
hafıza” gibi parlak lafların arkasına sokulmuş bu anlamsızlığa bir son
vermek gerekmiyormu? Sayın Davutoğlu eğer İstanbul’da 1919 yılında
İttihatçılara yönelik yargılamaların iddianamesini okusaydı; orada
İttihatçıların bu iki farklı suçtan dolayı yargılandıklarını görür ve
Sarıkamış’ı, 1915 Ermenilerin imha edilmesinin karşısına dikmek
tuhaflığından vaz geçerdi.
Tabloya Çanakkale’yi ekleyince durumdeğişmiyor. Üstelik çok daha ciddi
bir başka tarih bilgisini gözler önüne seriyor. Ayhan Aktar’ın aktardığı
Yüzbaşı Sarkis Torosyon’ın kişiliğinde simgeleşen bir durumbu, (Taraf,
22 Mart 2010) . Çanakkale Savaşı da, aslında Davutoğlu’nun söylediği
gibi “bizim” ve “Ermenilerin” farklı hafızaları ve acılarına denk
düşmüyor. Daha da korkunç bir başka gerçekliği bize hatırlatıyor.
Osmanlı Ordusu’nda, Sarıkamış’da ve Çanakkale’de savaşan Ermeniler
vardır. Ve bu askerler cephede savaşırlarken aileleri sürgün edilmiş ve
imha edilmişlerdir. Çanakkale bir tarafta Müslüman Türkün, 1915 öte
tarafta Ermeni’nin tarihi ve acısı olarak durmuyor. Tamaksine,
Çanakkale, Osmanlı ordusunda savaşan Ermeni asker ailelerinin imha
edilmesi tarihi olarak da duruyor.
2 Ağustos 1914 seferberliği ile birlikte 18- 45 yaş arasındaki Ermeni
vatandaşlar da, diğer vatandaşlar gibi silah altına alınmışlardır.
Sarıkamış yenilgisinden sonra ise 25 Şubat 1915 tarihinde, bizzat Enver
Paşa tarafından yollanan gizli bir emirle Ermeniler silahsızlandırılmış
ve çoğunluğu amele tabularına konulmuşlardır. Tehcir süresince, bu
askerler sistemli olarak imha edileceklerdir. Sadece askerdeki
Ermenilerin imhası ile kifayet edilinmeyecektir. Bundan daha da acı bir
durum vardır. Orduda, hayatta kalarak görev yapmaya devameden Ermeni
asker ve subayların aileleri de sürgüne tabii tutulacak ve imha
edileceklerdir. Sarkis Torosyan bir istisna değildir. Başbakanlık
Osmanlı Arşivi, Ordu’da görev yapan Ermeni askerlerin, sürülen
ailelerinin akıbetlerini öğrenmek istedikleri başvuru dilekçeleri ile
doludur. Harbiye Levâzım Dördüncü Şube İnşaat Bölüğünde müstahdemParsih;
Bilecik ahalisinden Dâr-ül-muallimîn Hastanesi tabipmuavinlerinden Nasîb
oğlu Minas Efendi; Kudüs Birinci Menzil Hastanesi İaşe Memuru Kiragos
Efendi; Bursalı Nersis Mikailyan; Mülazım-ı Evvel Bolvadinli Agop;
Izmitli Aram Asador Demirciyan; Konya’dan Dikran Artun; Balıkesirli
Ohannes oğlu Artin; Istanbullu Papas oğlu Sırakan; İzmit Sancağının
Arslanbey Karyesinden Hacı Serkis oğlu Kirkor Efendi bu isimlerden
bazılarıdır.
Burada, askerde sağ kalmış bu Ermenilerin sadece Batı Anadolu’dan
oldukları, Doğu Anadolu Ermenilerinden tek birisine ait bir yazışmaya
rastlanmadığı; ayrıca ilgili evrakların tamamına yakınının 1915
Ağustos’dan sonrasına ait olduğu gibi derin bir konuya girmiyorum
bile...
Sayın Davutoğlu, size ait “Çanakkale hafızası”, Osmanlı ordusunda
savaşan Ermeni askerlerinin ve de ailelerinin imha edilmesine yer
veriyormu acaba?
Tarih, Müslümanlar bir tarafta, Hristiyanlar öbür tarafta yaşanmadı
Sayın Davutoğlu. Çanakkale “bizim”; 1915 “Ermenilerin” değil, sayın
Davutoğlu. Osmanlı Devleti ve onun yönetici partisi İttihat ve Terakki,
kendi Müslüman ve Hristiyan vatandaşlarına kan kusturdu. Müslümanlar
savaş ve hastalıktan kırıldılar. Ermeniler ise bilinçli bir politika ile
imha edilerek Anadolu’dan yok edildiler. Bu kadar basit bumesele... Niye
zorlanıyorsunuz ki? Hıristiyan- Ermenileri “bizden” göremediğiniz
içinmi? Yoksa bu nedenlemi hâlâ Hıristiyan vatandaşların sıradan
vakıf-mülk işlerini bile halledemiyorsunuz. Modern literatürde, buna
ayrımcılık dendiğini biliyorsunuz değilmi?
Clark Üniversitesi
takcam@clarku.edu
|
|
|
|
|