|
Anasayfa
|
HAZIRLAYAN: Prof. Dr. Vahakn N. Dadrian
ÇEVİREN: Attila Tuygan
Katliamlar süreci...
Abdülhamit dönemi katliamlarının kapsamı ve yoğunluğu, hükümdarın kanlı
istibdadının uygulanması için yerel ve uluslararası düzlemde imkan veren
geniş bir alan bırakıldığını göstermiştir. Fakat bu istibdadın dokunaçları
Hıristiyan Ermenilerin ötesine, -katliamlar biçiminde olmasa da, çok
çeşitli bireysel eziyet yöntemleri aracılığıyla- Müslüman cemaatlerine dek
ulaşıyordu. Bunun sonucunda, Ermeni ihtilalcilerinden seçilmiş bir grup,
özellikle Taşnaklar, 'Kızıl Sultan'ı devirmeye çalışan Jön Türk
ihtilalcilerine el uzattılar. Birarada gerçekleştirilen toplu gösteriler
ve yeni bir Müslüman-Hıristiyan birlik ve dayanışması dönemini müjdeleyen
yaklaşımlarla, yeni bir rejime geçildi. Padişahın başlangıçta, yalnızca
kendi çıkarı gereği bir yıl içinde askıya almak üzere benimsemiş olduğu
1876 Teşkilatı Esasiye Kanunu yeniden yaşama geçirilerek, monarşinin
anayasal modeli onarıldı. Fakat Ermenilere yönelik yeni bir katliama yol
açan bazı olayların gelişimi, bu Müslüman-Hıristiyan birliğinin
oluşmasının ne denli zayıf bir ihtimal olduğunun ve yeni Anayasa'nın
getirdiği garantilerin zayıflığının altını çiziyordu.
Yeni Jön Türk Rejimi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, kısaca İTC'nin
kurucuları tarafından savunulan laik ve eşitlikçi düşüncelerden mutsuz
olan köktendinci İslamcılar ve şeriat savunucuları, kısa sürede bastırılan
bir ayaklanma yarattılar. Ancak aynı anda Adana kentinde ve çevresinde,
yaklaşık 25.000 Ermeni'nin kurban düştüğü ve tarihsel düzlemde 1909 Adana
katliamı olarak bilinen önemli bir yangın başladı. I. Dünya Savaşı
soykırımı da dahil olmak üzere, acımasızlığı Ermenilere karşı yürütülen
tüm diğer kitlesel cinayetleri kat be kat aşan bu kan banyosunun patlak
vermesiyle ilgili bazı faktörler söz konusudur. Bu faktörler arasında en
başta geleni, bazı İslam liderleriyle ve monarşiyle anılan yerel askeri
zabitlerle birlikte kan banyosunun gelişimine isteyerek katkıda bulunan,
kısmen etkisini yitirmiş hükümdardan soğumuş adamların sayısının
çokluğuydu. Bir başka faktör de, yakınlardaki Zeytin Dağında bulunan
savaşkan Ermeni dağcılarının saldığı korkuyla 1894-1896 katliamlarının
faillerinin hışmından kurtulmuş bölge Ermenilerinin zenginliğiydi.
Bu zenginlik, faillerin açgözlülüğü açısından bir mıknatıs işlevi
görüyordu. Aynı derecede önemli bir faktör de, bazı Ermeni cemaat
liderlerinin saldırgan milliyetçiliğiydi.
Özgürlük sözcüğünün büyüsüyle sarhoş olmuş bu Ermeniler kendilerini
yüzyıllardır süren Osmanlı-Türk boyunduruğundan kurtulmuş hissedip,
böylece eski Müslüman derebeylerine meydan okuyarak cüretkar milliyetçilik
heveslerini açığa vurdular. Ancak, en önemli faktör, İttihad ve Terakki
Fırkasının, gelecekteki Ermeni Soykırımının mimarlarından biri olan Dr.
Mehmet Nazım'ın başını çektiği Selanik şubesi liderlerince desteklenen
gizli, kışkırtıcı rolüydü. Bu liderler, iki aşamalı Adana katliamında
yerel İTF üyelerini ve işbirlikçilerini şifreli mesajlarla yönetmişlerdi.
(1/14 Nisan-14/27 Nisan 1909).
Katliamlar sonrasında gerçekleştirilen iki resmi tahkikat, katliamın
önceden tasarlanmış ve organize edildiş olduğunu gösteriyordu. Ermeni
kökenli İTF mebusu (Hagop Babikyan) tarafından gerçekleştirilen tahkikat,
baş suçlunun İTF olduğuna işaret ediyordu. Babikyan, konunun tahkik
edilmesi için bir Türk mebusu (Yusuf Kemal) ile birlikte Osmanlı Meclisi
tarafından atanmıştı. Diğer tahkikatın sonuçları Osmanlı Meclisi
Mebusanında yapılan bir gensoru sırasında Sadrazam Hilmi Paşa tarafından
açıklandı. Bu açıklamada 'ani bir saldırıyla Ermenileri katle ve talana
ikna edilen rezil mücrimler'den söz ediliyordu. Yine de esas
örgütleyiciler çok ufak cezalar aldı, olaylardan sağ kurtulan kurbanlar
açısındansa memnu hakların iadesi veya tazmin söz konusu olmadı. Ağır bir
cezadan muaf tutulan kitlesel cinayet açısından bir teminat niteliği
sayılan kurban halkın zayıflığı bir kez daha kanıtlanmış oldu.
Beklenen Soykırımın Başlangıcı
Abdülhamit ve Jön Türk rejimlerini birbirine bağlayan Ermeni katliamları
döneminin bütünlüğü içinde, merkezden yönetilen bir organizasyon modeli
yatmaktadır. İlkinin merkezinde bir saray danışmanlar kurulu yer alırken,
ikincisinde İTF'nin üst düzeylerinde büyük etkisi olan komplocu bir hizip
rol oynamıştır. Her iki olayda da örgütleyiciler devletin anahtar
aygıtlarının kontrolünü ele almayı başarmışlardır. Osmanlı
İmparatorluğunun Ermeni nüfusunun durumunun giderek kötüleşmesi ve mevcut
Türk-Ermeni ihtilafının ağırlaşması, bu İTF rejiminin benimsemiş olduğu
yeni bir Türk milliyetçiliği politikasının doğuşuyla eşzamanlıdır. Bu
politika paralelinde, İTF bir dizi adım attı. Tabanı genişletmek ve yeni
kaynaklar yaratmak üzere, İTF'nın patronu ve sık sık Dahiliye Nazırı
Mehmet Talat, imparatorluğun her köşesinde yeni hücreler ve kulüpler
yarattı. Buna ek olarak, çoğu İTF'na aktif parti üyeleri olarak katılan
çok sayıda subayı görevlendirerek önemli güç elde etti. Bu arada, İTF'nın
Merkezi Umumisi çok önemli bir yapısal değişikliğe gitti. Üye sayısını
yediden on ikiye çıkartan fırka liderleri üç adama, çok etnikli
Osmanlıcılığın yerini ayrımcı Türkçülüğe bırakarak İmparatorluğun Müslüman
olmayan unsurlardan temizleneceği yeni bir uyruklar politikasını
kararlılıkla yürütme imkanı verdiler. Daha da önemlisi, bu üç adam, Dr.
Behaeddin Şakir ve Dr. Mehmet Nazım ve fırka ideologu Ziya Gökalp, birkaç
yıl içinde, yani I. Dünya Savaşı süresince, Ermeni Soykırımının baş
mimarları olduklarını kanıtlayacaklardı.
Hıristiyan tebaalarla olan ihtilafın giderek savaşa evrildiği Balkan
yarımadasında yeni bir kriz doruğa tırmandı. Osmanlı yöneticilerinin 1912
yazında Makedonya'da işledikleri korkunç katliama tepki gösteren eski
Osmanlı tebaaları Rumlar, Sırplar ve Bulgarlar Makedonya'daki kendi
ihtilaflarını bir kenara koyarak, müştereken savaş ilan ettiler. Birkaç
hafta içinde Osmanlı orduları tamamen yenilgiye uğratıldı ve Balkanlardaki
Osmanlı egemenliği sona erdi ve on binlerce Müslüman mülteci kaçmak ve
İstanbul'un her köşesinde sığınacak yer aramak zorunda kaldı. Bütün bu
nahoş olaylar çerçevesinde, Ermeni cemaatinin çeşitli önderlik grupları
küllenmekte olan Ermeni Reformu konusunu bir kez daha canlandırmaya karar
verdi. Avrupa başkentlerine, Büyük Devletleri, yeni bir reform şemasını
kabul etmesi için Türkiye'ye baskı yapmaya seferber etmeleri ricasıyla
heyetler gönderildi. Çetin ve yorucu görüşmeleri takiben, İTF liderliği 8
Şubat 1914'de, ilk kez Avrupa'nın gözetim ve denetimini şart koşan yeni
bir Reform Mutabakatı imzalamak zorunda kaldı.
Dahili düşman'
23 Ocak 1913'de ikinci bir darbeyle Osmanlı Devletinin tüm kontrolünü
eline geçiren İTF liderleri, neredeyse tüm muhalif grupları tasfiye
etmelerinin ardından hiç zaman kaybetmeden imparatorluğun monolitik
diktatörleri oldular; ve geniş yetkilerle donanarak, Ermeniler baş hedef
olacak biçimde imparatorluğu zorla Türkleştirme planlarını uygulamaya
soktular. İTF kendilerini bu göreve hazırlayıp, sonunda I. Dünya Savaşının
patlak vermesine varan uygun bir fırsat beklemeye koyuldu.
Soykırım suçunun büyüklüğü bu suçun koşullarının önemini vurgular. Bu
bağlamda savaş, oportünizmin ve kendini beğenmişliğin failleri harekete
geçirecek ve hatta cesaretlendirecek biçimde bir araya geldiği eşsiz bir
ortam sunar. Oportünizmin kaynağı hedefteki kurban grubun zayıflığı iken,
savaşın sonuna doğru kendini gösteren yenilgi, failler tarafından hemen
hemen her zaman 'dahili düşman' olarak nitelenen bir gruba karşı gaddarca
önlemlere başvurmanın mantığı olarak kullanılır. Bu, I. Dünya Savaşı
Ermeni Soykırımını biçimlendiren genel çerçevedir.
Osmanlı ordularının, Sarıkamış ve Dilman'dakiler dahil olmak üzere, 1915
kış ve baharında karşılaştığı birkaç büyük askeri yenilgi, düşman Rus
Kafkas Ordusuna katılan Ermeni gönüllü birliklerinin askeri rolüne
bağlandı, ki üç birlik kısmen eski Osmanlı vatandaşı olan askerlerden
oluşuyordu. Ermenilerin, vilayetin Ermeni nüfusuna karşı beklenen katliama
direnmek üzere dağa çıktıkları 1915 Nisanındaki Van isyanı da Ermenileri
'dahili düşman' olarak niteleme konusunda ihtiyaç duyulan silahı sağladı.
Soykırıma başvurma
Herhangi bir başka büyük suçtan farklı olarak, soykırım, eğer bir devlet
örgütü tarafından girişilmişse, yalnızca asgari düzeyde başarılı olmak
için değil, niyet ve sonucu gizlemek veya kamufle etmek için de ayrıntılı
hazırlıklar gerektirir. I. Dünya Savaşı sonrasındaki divanı harbi örfiler
sırasında, ilgili resmi adli gazetede Ermenilerin toptan imhasının
'taammüden' işlendiği ve tehcirlerin buna yönelik bir araçtan başka bir
şey olmadığı belirtilmişti.
Bu mahkemede alınan yeminli ifadesinde, III'ncü Ordu Kumandanı Vehip Paşa,
bu taammüt gerçeğinin altını çizerken 'kasten' sözcüğünü kullanıyordu.
Dahası Osmanlı İmparatorluğunun savaş müttefikleri İmparatorluk
Almanya'sının ve İmparatorluk Avusturya-Macaristan'ının resmi belgeleri bu
taammüt olgusunu teyit etmektedir.
Savaşın patlak vermesinden birkaç hafta içinde, Türkiye 'silahlı
tarafsızlık' konumunu sürdürürken, Teşkilatı Mahsusa'nın yeni oluşturulan
çeteleri Türkiye'nin doğu bölgelerindeki Ermeni nüfusuna karşı bir
yıldırma ve terör kampanyası başlattı. Türkiye'nin savaşa katılmasını
takiben Rus Kafkas Ordusunu çevirme ve yok etme planları felaketle
sonuçlanırken, bu çetelere yeni ve kesin bir görev verildi: katil
takımları olarak hareket edecekler ve sayısız Ermeni tehcir kafilelerine
saldıracaklardı. Merkezi Erzurum'da bulunan Şarkî Teşkilatı Mahsusa'nın
başı Dr. Behaeddin Şakir, bu görevin yerine getirilmesi için İTF'nın güçlü
Merkezi Umumisinin onayını almak üzere Osmanlı başkentine özel bir
yolculuk yaptı. Geniş kapsamlı ve pervasız bir genellemeyle Ermeniler hain
olarak nitelendirilip, 'dahili düşman' olarak hedefe yerleştirildiler.
Ender de olsa Ermenilerin, diğer Müslüman gruplar, özellikle Kürtler ve de
Türkler arasında yaygın firar, casusluk ve sabotaj eylemleri ve aynı
dönemlerdeki Van isyanı istenen fırsatı yarattı. Bütün bunlar rastgele ve
fark gözetmeksizin girişilen misillemeler için bahane olarak kullanıldı.
Planlanan imha eylemlerinin gerçekleşmesine yönelik mekanizmaları
oluşturmak için İTF önderliği ilkin Meclisi tatil edip, tüm devlet
otoritesini yasama organından yürütme organına devretti. Kısa süre içinde
Yürütme ülkeyi, Osmanlı Teşkilatıesasiye Kanununun 36. Maddesi ve İTF
tüzüğünün 12. Maddesince öngörülen Muvakkat Kanunlarla yönetmeye girişti.
Bu bağlamda, 13/26 Mayıs 1915'de Dahiliye Nazırı Talat, imparatorluğun
Ermeni nüfusunu tümüyle köklerinden kopartmayı ve nihayetinde imha etmeyi
amaçlayan Muvakkat Tehcir Kanununu Osmanlı Kamarasından geçirdi. Umumi
Seferberlik kararnamesiyle aylar öncesinden askere alınmış sağlıklı Ermeni
erkeklerinin kademeli biçimde tasfiyesi zaten uygulamadaydı.
Soykırım amaçlı eylem alanının organizasyonu bir takım faillere ve
gruplara bırakıldı. Bunların en önde geleni askerdi. Bir yanda, tehcir
kafilelerinin lojistiğinin düzenlenmesi, diğer yanda bu kafilelerin
Teşkilatı Mahsusa çetelerinin tuzaklarıyla katledilmesi işlerinin
koordinasyonu Osmanlı Erkanıharbiyeiumumiyesi II. Daire şefi Erkanı Harp
Miralayı Seyfi'ye verildi. Bu çeteler genelde, imparatorluğun katliam
faaliyeti için özellikle seçilmiş ve hapishanelerden tahliye edilmiş
'kanlı katil' suçlulardan oluşuyor ve genç muvazzaf ve ihtiyat
zabitlerince komuta ediliyordu. Aynı zamanda üç ordu kumandanı anahtar rol
oynuyordu. III.
Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa'nın askeri ve sivil yetkileri Osmanlı
Ermeni halkının Sivas, Trabzon, Harput, Diyarbakır, Erzurum, Bitlis ve Van
vilayetlerini içeren en büyük yerleşim alanını kapsıyordu. İTF Merkezi
Umumisiyle yapılan bir düzenlemeyle, bu göreve atanan ve bu denli çok
sayıda Ermeni'nin zor yoluyla tehcirini düzenleme konusunda
Erkanıharbiyeiumumiyesinden 'talep olunan' izni alan bu paşaydı. Şark Ordu
Grupları Kumandanı Halil Kut Paşa ve IVnci Ordu Kumandanı Ali İhsan Sabis
Paşa, kendi ordularına mensup tüm Ermeni askerleri kararlı biçimde tasfiye
ettiler ve komutaları altındaki bölgelerin sivil Ermeni halklarının toptan
katlini emrettiler.
|
|
|
|
|