|
Anasayfa
|
Sözlü tarihte 1915
gerçeği

Ayşe Hür
(Tarih Defteri / 25.04.2010 /Taraf Gazetesi)
“Bazen Muş aklıma geliyor... Vatanımızdaki evimizi, yakınlarımızı, yüksek
kavak ağaçlarıyla çevrili büyük avlumuzu, avlunun kavaklarının üstüne her
ilkbaharda gelip yuva kuran leylekleri hatırladığımda delireceğimi
düşünüyorum... Avludaki su kuyusunu, samanlığı, tandır evini, avlunun
devamını oluşturan serin ormanı ve yaylaları... Ormandaki fındık ağacını,
cevizleri, pekmezli yabani petek balını, süzme yoğurdu. Yeniyıl
sofralarının süsü olan iğdeyi, kuruyemiş ve kuru üzümü, anamın adil eliyle
yoğrulmuş ve pişirilmiş sütlü hamursuz ekmeği hatırlıyorum. Paskalya’da ya
da benim doğum günümde annemin hamursuz ekmeğin içine sakladığı şans
düğmesini... Teker teker, isimleriyle gömülmemiş ölülerimizi, mezarsız
kalmış yakınlarımızı, kaybolan ağabeylerimi, onların eşlerini ve
çocuklarını acıdan ağlayarak hatırlıyorum. Hayvanlaşan askerlerden kaçan
ve kendilerini Murat Irmağı’nın soğuk sularına atan masum kız
kardeşlerimden, genç gelinlerden hangi birini hatırlayayım, hangisi için
yas tutayım...”
Geçmiş, belleklerde saklı
Bu hüzünlü ifadeler, 1893’te Muş’un Bulanık İlçesi’ne bağlı Hamzaşeyh
Köyü’nde doğmuş, ancak 1915’teki Ermeni Tehciri sırasında, evinden,
yurdundan sürülmüş Tonayan Abraham Tonakan’a ait. Bilindiği gibi geçmiş,
sadece resmî yazışmalarda, raporlarda, bilimsel metinlerde saklı değil.
Asıl, olayları yaşayanların belleklerinde kayıtlı. Yeter ki onlara kulak
verin. Ailesi 1915’te Sivas’tan tehcir edilmiş etnolog Vergine Svazlian,
Abraham Tonakan gibi 120 kadar kişiyle sözlü tarih çalışması yapmış.
Muhtemelen çoğu artık yaşamıyor. Ölmeden önce tarihe not düşmüşler. Kimi
uzun, kimi kısa konuşmuş. Kimi sakin, kimi öfkeli konuşmuş. Kimi
hatırladığını söylemiş, kimi besbelli başka kaynaklarla belleğini
tazelemiş. Ama hepsi birbiriyle tutarlı ve tarihsel gerçeklikle çelişmeyen
anlatılar. Nesnellikten uzak parçaları bile, Ermeni toplumunun kolektif
belleğini oluşturan unsurları anlamamız açısından çok önemli.
İstanbul’daki Ermeni toplumunun önde gelen 250 kadar üyesinin evlerinden
toplanıp, Ayaş ve Çankırı’ya sürüldüğü gün olan 24 Nisan 1915’in 95.
yıldönümünde, bu tanıklıklardan bazı ifadeleri (en yansız, en az kanlı
olanları) sizlerle paylaşmak istedim. Gerisini merak edenler
http://www.ermeni.org/turkce adresine bakabilirler.
Her yerde sevinç çığlıkları
1886 doğumlu Yeğyazar Karapetyan’la başlayalım: “ Jön Türklerin ve Taşnak
Partisi’nin imzaladığı kardeşlik paktına göre Ermeni Kurtuluş
Mücadelesi’ne son verilecekti ve Türkiye’de yaşayan bütün milletler
güçlerini birleştirip vatanseverlik ruhuyla Osmanlı İmparatorluğu’nu, onun
kabul ettiği Anayasa’yı ve onun ilerici kanunlar koyan yeni hükümetini
sadık bir şekilde koruyacaklardı. Özel bir genelgeyle fedailer Muş’a davet
edildiler. Ruben öncülüğündeki gerilla grubu silahsız olarak ortaya çıktı.
Her yerde sevinç çığlıkları duyuluyordu. Hürriyet yasasıyla Ermenilere
karşı onur kırıcı davranışlarda bulunmaya, dayağa, küfürlere, yağmaya,
hırsızlığa ve küçümsemeye son veriliyordu. Benzer davranışlarda bulunanlar
en sert cezalara, hatta ölüm cezasına çarptırılıyorlardı. Her iki halka da
tam güvence veriliyordu: Ermenilere serbestçe oy verme, kendi
temsilcilerini seçme ve önerme hakkı veriliyordu. Bu Batı Ermenilerinin
yaşamında bir yeniden doğuş idi.”
Peki, bu mutluluk rüyası ne zamana kadar sürmüştü? Cevabı, 31 Mart Vak’ası
(1909) ile eş zamanlı olarak Adana’da patlak veren kanlı olayların tanığı
1904 doğumlu Mikayel Keşişyan’dan alalım: “Adana katliamı sırasında ben
beş yaşındaydım. O dehşetli geceye Türkçe ‘Camuz dellendi’ adı verildi;
zira gerçekten de Sultan çıldırmıştı. Onun emriyle insanları boğazladılar.
30.000’e yakın Ermeniyi katlettiler. Evleri yakıp yıktılar, küle
çevirdiler. Herkesi toplayıp Adana Irmağı’na götürdüler. Sultan Hamit’e
haber gönderdiler, ‘bütün Ermenileri toplayıp ırmak kenarına getirdik,
emir bekliyoruz’ diye. Bir tarafta su, öbür tarafta ateş. Babam beni
kucaklamıştı. Olanları omzunun üzerinden seyrettiğimi hatırlıyorum. Annem
de bizimleydi, bizi ırmağın kenarına doldurmuşlardı. Sultan’dan emir
geldi: Af emri. Bizi de ‘Padişahım çok yaşa!’ diye bağırttılar.”
İlişkilerin kopması
Hükümet, tarihe Adana İğtişaşı (Karışıklıkları) olarak geçen olayların
sorumlularını bulup en ağır cezalara çarptırmıştı ama Ermeni toplumu
İttihatçılara güvenini kaybetmeye başlamıştı. 1912 seçimlerinde İTC
Ermenilere verdiği 19 mebusluk sözünü tutmadı. İTC’nin 1913’teki
kongresinde ise Türkçülük ideolojisinin belirginleşmesi ile gerilim iyice
arttı. Balkan Savaşları sırasında, asker kaçakları arasındaki Ermenilerin
sayısı artmaya başladı, hatta bazı Rus Ermenileri Bulgar cephesinde
Osmanlı ordusuna karşı savaştılar. Şubat 1914’te Büyük devletlerin
baskısıyla Padişah ‘Ermeni Reformu’ tasarısını imzalamak zorunda kaldı.
Aynı yılın yazında, İTC adına Bahaddin Şakir, Ömer Naci ve Hilmi Bey’den
oluşan bir heyet Gürcü ve Azeri temsilcilerle birlikte, Taşnak Partisi’nin
Erzurum’da yapılan VIII. Kongresi’ne geldiler ve Ruslara karşı destek
istediler. Uluslararası ortamı lehlerine gören Taşnak liderleri ayak
sürüyünce fatura devletin tüm Ermeni tebaasına kesildi. Ekim 1914’ten
itibaren oluşturulan Amele Taburları tehcirin ne kadar kanlı geçeceğine
dair ilk ipuçlarıydı.
Değirmendeki insan kafaları
1907 doğumlu Yozgatlı Veronika Berberyan o günleri şöyle anlatıyor:
“Cumartesi günü, akşama doğru bütün erkekleri Türk ordusuna göndermek
üzere toplamışlar; fakat orada Ermenileri Türklerden ayırmışlar. Dedem,
Papaz Hakob Berberyan Ermenilerin silahaltına alınan Türklerden
ayrıldığını görünce demiş ki: ‘Niçin Ermenileri ayırıyorsunuz?’ Türk
binbaşı şöyle cevap vermiş: ‘Papaz Efendi, Ermeniler yol yapmaya gidecek,
Türkler ise Rus cephesine.’ Ertesi gün pazardı. Dedem Kutsal Ayin’i
bitirmiş ve daha yeni eve gelmişti. Nefes dahi alamadan kötü haber bize
ulaştı. Artin Ağa’nın oğlu değirmenciydi; sabah kalkıp çalışmaya gitmiş,
değirmenin yanında bir sürü insan kafatası, ayaklar, eller görmüş. Dili
korkudan tutulmuş bir halde, nefes nefese koşarak eve dönmüş ve gördüğünü
anlatmış. Artin Ağa oğluyla birlikte gelip dedeme dedi ki: ‘Dün akşam
askere götürülenleri gece vakti boğazlamışlar.’ Dedem şöyle cevap verdi:
‘Gidin, Kaymakam’a şikâyet edin.’ Artin Ağa Kaymakam’a şikâyet etmeye
gitmiş; ama o gece artık eve gelmemiş.”
İlk sürgünler, 26 Şubat 1915 tarihli bir telgrafla başlamıştı ancak bunlar
askerî amaçlı olup İngilizlerin çıkartma yapmasından korkulan Çukurova
bölgesindeki (Erzin ve Dörtyol’daki) Ermenilerin yerlerinin
değiştirilmesini kapsıyordu. Bunu seferberlik emrine uymayı reddeden bir
grup Ermeni gencin direnişe geçtiği (hikâyesini iki hafta önce anlattığım)
Zeytun’dan yapılan sürgünler izledi.
Antranik’in gönüllüleri
Resmî tarihin tehcirin gerekçesi olarak gösterdiği meşhur Van
ayaklanmasının arifesinde Ermeni komitacılar, Van-Çatak ve Başkale
arasındaki telgraf tellerini kesmişler, ardından Türklere ve Kürtlere
(Hamidiyelere) büyük kayıplar verdirmişlerdi. 10 gün sonra, Van’ın genç ve
sert Valisi Cevdet Paşa isyancılara barış çağrısı yaptı. Çağrıya uyarak
yola çıkan on kişilik heyet, Cevdet Paşa’nın kuvvetleri tarafından
yakalanıp öldürüldü.
Gerisini 1905’te Van’ın Kem Köyü’nde doğmuş olan Sirak Mesrop Manaysan’dan
dinleyelim: “4 mart günü İşkhan’ı (Ermeni toplum lideri) Hirç Köyü’nde
öldürdükleri haberi ulaştı. Bununla da yetinmeyerek onun iki çocuğunu da
diri diri kuyuya atmışlar. Biz, bunu duyunca, vatandaşlarla birlikte çok
korktuk; Türklerin saldırısına hazırlanmaya başladık. 5 Mart 1915 günü
güçlü bir topçu ateşi duyduk. Halk meydanda toplandı ve gitti kiliseye
doldu. Türkler zaten önceden seferberlik ilan edip, bütün gençleri
götürmüşlerdi. Her gün, Türkler Ermenileri tutup gözlerimizin önünde
asıyor ya da boğazlıyorlardı. (...) Bir iki ay orada kaldıktan sonra
kaçarak Van’a yaklaşmaya başladık. Van’a yaklaşıp Kağakameç’e gireceğimiz
sırada, Türkler bizi durdurup erkek aramaya başladılar. Dürbünle seyreden
Van kahramanları başladı ateş etmeye. Türklerden bazıları yere yığıldı,
bazıları da kaçtı ve biz kurtulduk. Van’a girdik. (...) Türkler Rus
Ordusu’nun Salmast’tan Van’a doğru geldiğini duyarak panik içinde
uzaklaşmaya başladılar. Bizimkiler saldırarak, sadece Türkleri imha
etmekle kalmayıp, top, mermi, vs. gibi büyük bir ganimet de ele
geçirdiler. 6 mayıs <1915> günü Van Kalesi üzerinde Ermenistan bayrağı
dalgalandı. Vaspurakanlılar <‘soylu toprakların halkı’> Rus birliklerini
ve Antranik Paşa komutasındaki Ermeni gönüllülerini büyük sevgi
gösterileriyle karşıladılar.”
Tahsin Bey’in itirafı
Rusların desteği ile Van’ı ele geçiren Ermeni çetecilerin Van ve Bitlis
bölgesindeki Müslüman köylere saldırdığı ve katliamlar yaptığı doğruydu
ancak, İttihatçılar kararlarını çok önceden almışlardı. 24 nisanda
İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelenlerinden 250 kişilik bir grup
Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarılırken, 9 mayısta Van ve Bitlis
vilayetlerine çekilen bir şifreli telgraf ile Van civarındaki Ermenilerin
tehcir edilmeleri emredildi. 24 mayısta Van’dan tehcir yapılmasına karşı
çıkan Erzurum Valisi Tahsin Bey “Van’da ihtilal olmazdı ve olamazdı.
Kendimiz zorlaya zorlaya şu içinden çıkamadığımız kargaşalığı meydana
getirdik ve Şark’ta orduyu müşkül mevkie soktuk” diyecekti ama İttihatçı
paşalar kararlıydılar. 27 Mayıs 1915’te ülkedeki tüm Ermenilerin
Suriye’nin Deyr Zor çöllerine doğru tehcirini öngören geçici kararname
çıkarıldı.
1893 Muş, Bulanık doğumlu, Tonakan Abraham Tonayan, tehcir haberini nasıl
aldıklarını şöyle anlatıyor: “Evimizin yanında iyi bir Türk komşumuz
vardı. O, nöbetçi tayin edilmiş Türk askerini bir parça ekmek yemek üzere
evine çağırmış, asker bunu reddetmiş. Türk komşumuz ona yiyecek ve şarap
götürmüş. Karnı çabucak doyup sarhoş olan asker uykuya dalmış. Türk
komşumuz fırsattan yararlanarak, samanlığın ormana bakan arka kapısına
yaklaşmış ve bütün Ermenilerin katledilmesi için gizli bir emir olduğunu
belirterek annemden köyden uzaklaşmasını rica etmiş.”
“Haydi! Gâvur kesmeye gidelim!”
Ancak, tüm ülkenin can pazarı haline geldiği bir ülkede nereye
kaçabilirlerdi ki? 1903 Yozgat doğumlu Arşakuhi Petrosyan kaçınılmaz
korkunç yolculuğu şöyle anlatıyor: “Yozgat dağlarında altı gün yürüdük. Su
yoktu, ekmek yoktu. Susuzluktan halkın ağzı kuruyordu. Bizi sürekli,
koyunlar gibi götürüyorlardı. Bir de baktık ki bir tellal geldi; başladı
bağırmaya: ‘Haydi! Gâvur kesmeye gidelim! Balta kürek alalım! Gâvur
kesmeye gidelim!’. Orada bir Türk köyü vardı. Türk kadınlar gelip bizim
için gözyaşı döktüler; öyle bir ağladılar ki sanki önlerine cenaze
konmuştu. O yaralı Ermenileri boğazlamadan evvel onların elbiselerini
üzerlerinden çıkardılar ki içlerine dikili altınlar kendilerine kalsın.
Tenekeler altınla dolmuştu. Ağlamalar, sızlamalar duyuluyordu. ‘Allah
yardım etsin!’, ‘Ey Türk! Allahtan bul’, ‘Alçak Türk!’ Bir de baktık ki
yüksek rütbeli zabitler gelip, bizimle tatlılıkla konuşmaya başladılar:
‘Bacılar, anneler, sizden rica ediyoruz; Türk olup olmayacağınıza iyi
karar verin. Siz boğazlananları gördünüz. Onlar gibi olmak ister misiniz?
Türk olmanız daha iyi değil mi? Yoksa sizi de onlar gibi boğazlayacağız.”
Ölümden kurtulmak için öyle çok kişi Müslüman olacaktı ki, Talat Paşa
duruma el koyacak, Ermenilerin inanç nedeniyle değil, sadece memlekette
kalmak için din değiştirdikleri söylenerek, din değiştirseler bile
sürülmelerini isteyecekti.
Mardavar günü
Bugün resmî tarihçilerin tehcirin devlet planı olduğunu gözardı etmek için
suçu Kürtlerin üstüne atmalarına bakın 1886 Sasun doğumlu Yeğyazar
Karapetyan ne diyor: “10 haziran gününden itibaren Kürt aşiret reisleri
birçok atlıyla beraber sağdan ve soldan Muş’a giriş yapıyor, emirler alıp
evlerine geri dönüyorlardı. Kürtleri silahlandırmak için her gece yük
arabalarıyla şehir dışına silah ve mermi taşınıyordu. Ermeni katliamını
başarıyla tamamlamak için hükümet tarafından özel bir plan yapılmış,
köyler taksim edilmiş, saldırı günü ve saati öyle bir incelikle
belirlenmişti ki, Muş Ovası’ndaki 105 köyün tamamının imhası, tek bir
çocuğun bile canı bağışlanmadan, o gün içinde tamamıyla
sonuçlandırılacaktı. (...) 28 nisan günü Vardavar dinî yortusunun pazar
günüydü; Ermeni milletinin mutlu bayramı. Fakat ne yazık ki o gün, Muş
Ovası’ndaki Ermeniler için mardavar (insan yakma) gününe dönüştü.”
Bir başka Muşlu, 1908 doğumlu Hrant Hovhannes Gasparyan ise madalyonun
öteki yüzünü gösteriyor: “Kürt dostumuz geceleri bizi evine götürüyor,
bizi yedirip içiriyor, yatacak yer veriyordu. Ermeni olduğumuz
anlaşılmasın diye bize Kürt isimleri koydu. Bana Adraman adını verdiler;
ablama Gule, anneme Asya, ağabeyime de Haydo adlarını...”
“Çölde yüzüme dövme yaptılar”
1900 doğumlu İzmitli Baruhi Silyan’ın sözleri ise Deyr Zor’a sağ varmayı
başaranların acısını hissetmemizi sağlıyor: “12 ay çölde kaldık. Ne ekmek,
ne su, ne barınak, ne de başka bir şey vardı. Dokuz kişilik ailemizden
sadece ben hayatta kaldım; annemi gözümün önünde öldürdüler; ablamı
kaçırdılar; diğer kız kardeşim küçüktü, hastalanıp öldü; ortanca ise
kayboldu ve bir daha birbirimizi bulamadık. Gelinimin karnını yırttılar.
‘Gâvurun karnındaki kız mı yoksa oğlan mı?’ dedi askerin biri; bir diğeri
ise ‘gâvur erkek doğurmaz, bak da gör’ dedi ve gözümüzün önünde kılıçla
gelinimin karnını yırttı. Ben dört başka kızla beraber zar zor ormanlara
kaçabildim; orada bir nehir vardı; yüzerek o nehri geçtik. Bir Arap beni
evine götürdü ve dedi ki: ‘Kızım, doğrudur, sizin kurallarınızda böyle bir
şey yok, ama gel yüzüne dövme yapayım ki seni Ermeni zannetmesinler.’ Ben
de ağladım. Ne yatağım var ne de elbisem. Yüzüme dövme yaptılar; kalın
örgülerimi kestiler. Orada ev işlerini yapıyordum...”
Cemal Paşa demiş ki...
1904 doğumlu Fındıcaklı Harutyun Alboyacıyan sağ kurtulan Ermeni
çocuklarının kaderine ışık tutuyor: “Ana-babamı öldürdükten sonra, beni ve
benim gibi ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa’nın Türk öksüzler
yurduna götürdüler. Benim soyadım 535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni
arkadaşım da Enver adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir
sürü çocuk vardı; onlar Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca
konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu duysalardı onları falakaya yatırır,
tabanlarına 20-30-50 darbe vurur veya saatlerce güneşe bakmaya
zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok yaşa!’ cümlesini üç
kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri giydiriyorlardı: beyaz
entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz, birkaç bayan hocamız
vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o Ermenilerin
aklını ve yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı takdirde,
binlerce Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını yücelteceğine,
bizim gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu...”
İlerde ünlü bir edebiyatçı olan 1909 Erzincan doğumlu Garnik Stepanyan
bugün bazılarımızın kafasına takılan “Ermeniler neden bir türlü geçmişi
unutmuyor” sorusuna cevap veriyor sanki: “1915’te ulusumuza ve sülalemize
yapılanlar korkunçtu. Sülalemizdeki 100’den fazla kişiden topu topu 15
kişi kurtuldu. Annemin sülalesinden gelen herkes ya katledildi, ya da diri
diri toprağa gömüldü. Diyorlar ki, onların üzerindeki toprak hareket
ediyordu. Hep düşünüyorum acaba olanları unutabilir miyiz diye, ama bizim
unutmaya hakkımız yok, çünkü biz sayıca azız. İntikam çağrısı yapmıyorum,
ama unutmamızı da tavsiye edemem. Ermeni ulusu kendi gözleriyle
gördüklerini unutamaz.” Onu 1901 Van doğumlu Tovik Tovmas Bağdasaryan
tamamlıyor: “Türklere karşı takındığımız tutum şudur ki, biz olanları asla
unutmayacağız. Ama Türk halkı ne yapabilirdi ki; zira bizi herkesten evvel
üst düzey Türk yöneticiler katletti!”
Bağdasaryan’ın dediği gibi ortada affedilmesi güç bir suç var. Bu suçun
adı bana göre soykırım, size göre başka bir şey olabilir. Ama aslolan,
birilerini suçlu ilan etmek ya da yargılamak değil, bir insani acının ya
da mağduriyetin giderilmesi, dindirilmesidir. Bir acıyı dindirmenin en
önemli yolu da geçmişe mağdurların ve kurbanların gözüyle bakmaya, onların
bakış açısını kavramaya çalışmak, onlarla birlikte yas tutabilmektir. 24
Nisan bu nedenle bu açıdan çok anlamlı bir gün…
Ek okuma: Vahe Berberian, Baba ve Oğul Adına, (Çeviren: Talin Sucuyan),
Aras Yayıncılık, 2008; Agop J. Hacikyan&Jean-Yves Soucy, Güneş O Yaz Hiç
Doğmadı, (Çeviren: Zekiye Hasançebi), Pencere Yayınları, 2006
Not: Geçen haftaki “Kürt Meselesi’nde PKK’nin işlevi neydi?” başlıklı
yazımda 1978 kuşağından olmama rağmen, Mahir Çayanların öldürüldüğü yerden
bahsederken, Niksar-Kızıldere yerine Mardin-Kızıltepe demişim. Çok mahcup
oldum. Türk tarafının can kayıplarını ‘şehit’, Kürt tarafının can
kayıplarını ‘ölü’ olarak nitelemekten muradım başkaydı ama tırnak
işaretleri düştüğünden tam tersi bir durum ortaya çıkmış. Elinde silah
tutan PKK’li genç kıza karşılık, bayraklı tabuta sarılmış Türk baba resmi,
resmî söylemi tekrarlayan bir seçim olmuş.
hurayse@hotmail.com
|
|
|
|
|