|
Anasayfa
|
Ermeni mallarını kimler aldı?

Ayşe Hür Taraf Gazetesi- 2 Mart 2008
Annesi İsmail
Ağaya şöyle öğütler: Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen,
o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada,
öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm
biter. (Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu, s.95.)
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan itibaren Müslüman-Türk unsurlar
kendilerine sadece çiftçiliği ve askerliği yakıştırmışlar, gayrı
Müslimleri ise 1856ya kadar cizye (baş veya kelle vergisi) ile, 1909a
kadar bedel-i askerî, 1914ten sonra ise amele taburları gibi
uygulamalarla askerlik dışında tutmuşlardı. Gayrı Müslimler de başka
yolları kalmadığı için ticaret ve zanaata yönelmişlerdi. 18. yüzyıldan
itibaren askeri alanda bir dizi başarısızlık sonucu durumları giderek
kötüleşen Müslüman-Türk kesim gözlerini değişen dünya koşullara ayak
uydurarak zenginleşen gayri Müslimlerin servetlerine dikti. İttihatçıların
Milli İktisat adıyla kamufle ettiği servet transferinin ilk uygulaması
1913-1914te Egede yapıldı.
RUM KAÇIRTMASI . Alman General Liman von Sandersin akıl hocalığında, 4.
Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisi Cafer Tayyar (Eğilmez), İzmir Valisi Rahmi
Bey ve İttihat ve Terakki Fırkası Katib-i Umumisi Mahmut Celal (Bayar)
tarafından yürütülen baskı ve yıldırma operasyonu sayesinde, Bayara göre
200 bin, Teşkilat-ı Mahsusa Şefi Kuşçubaşı Eşrefe göre 1,5 milyon Rum
nüfus Adalara ve Yunanistana kaçırtıldı. Sadece İzmirde terk
ettirilen malların dökümünü Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey 18 Haziran 1924
günlü Anadolu gazetesiyle yaptığı söyleşisinde şöyle veriyordu: Rumlardan
10.678 ev, 2.173 dükkân ve mağaza, 79 fabrika, 2 hamam, 1 hastane; Ermeni
ve Musevilerden 1.600 ev, 2.821 dükkân ve mağaza, 89 fabrika, 2 hamam, 1
hastane. Benzer kaçırtma operasyonları diğer Hıristiyan azınlıklara da
uygulandı ama en gaddar muamele Ermenilere yapıldı.
TEHCİR BAŞLIYOR . 24 Nisan 1915te İstanbulda Ermeni cemaatinin tüm önde
gelenleri evlerinden toplanarak Çankırı ve Ayaşa doğru yola
çıkarılmışlar, ülke çapındaki tehcir ise resmen 27 Mayıs 1915te
başlamıştı. 1915-1917 arasında imparatorluktaki tüm Ermeni tebaa, devlete
ihanet ettikleri gerekçesiyle ülkeden zorla sürülürken, resmi tarihçilere
göre bile, en az 300 bin Ermeni bu yolculuk sırasında hayatını
kaybetmişti. İttihatçılar, tehcirin hemen ardından Ermenilerden kalacak
mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuatı ilan etmişlerdi. 30 Mayıs 1915
tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameye
göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye
memurundan oluşacak Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları
kuracaktı.
İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey, konu mecliste
görüşülürken, bu malların terkedilmiş olduğunu söylemenin yasalara aykırı
olduğunu, çünkü Ermenilerin bu malları terk etmediklerini, bırakmaya
zorlandıklarını söylemişti ama elbette kulak asan olmamıştı. Talimatnameye
göre komisyonlar sevkıyatın ardından terk edilen evleri mühürleyecek ve
içlerindeki eşyalarla birlikte kıymet takdirleri yapıldıktan sonra kayıt
altına alacaklardı. Geride kalan menkuller içindeki hayvanlar, emlak ve
araziden elde edilen tarım ürünleri ve bozulması muhtemel mallar müzayede
usulüyle satılacak ve bedelleri sahipleri adına mal sandıklarına teslim
edilecekti. Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar
tutanakla tespit edilecek ve mahallinde muhafaza edilmeleri sağlanacaktı.
Burada sormak gerekiyor: Ermeni tehcirini ihanet gerekçesine bağlamak
resmi tezin temelini oluşturur. Peki o zaman İttihatçılar neden devlet
geleneğine uygun olarak Ermeni mallarını açıkça müsadere etmemişlerdir de
işi kılıfına uydurmaya çalışmışlardır? Bu sorunun cevabı kendi içinde
saklı aslında. Bu konuyu bir başka yazıya bırakıp devam edelim. Kağıt
üzerinde alınan kararlar pek güzeldi, ama acaba uygulama nasıldı?
EMVALİ METRUKE Mİ? Ocak 1916ya kadar 33 Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu
kuruldu. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin kendileri ya da vekilleri
aracılığıyla iki ay içinde komisyonlara başvurması gerekiyordu. Ülke
dışında olanlar için süre dört aydı. Başvuru sahipleri tebligat için
komisyonun bulunduğu mahalde bir ikametgah gösterecekti. Alacaklı kimse
komisyonun takdir ettiği miktara 15 gün içinde itiraz edebilecekti. İtiraz
bidayet hukuk mahkemesine yapılabilecekti ama mahkemenin kararı kesin
olup, temyiz yolu kapalıydı.
Resmi tarihçilerin bu pek öğündükleri sistemin nasıl işlediğini merak
etmişsinizdir elbette. Ama merak etmeye devam edeceksiniz çünkü, bu
defterler ortada yok! O halde başka kaynaklara bakalım. Öncelikle yerine
göre 1 saat ile 15 gün süre verilerek Der Zor çöllerine sürülmüş olanların
bu prosedürü yerine getirmesinin imkansız olduğunu tahmin etmek için
müneccim olmaya gerek yok. Zaten başka kaynaklardan da biliyoruz ki,
Ermenilerin el konan mallarının bir kısmı, yerel Türk, Kürt ve Çerkez önde
gelenleri tarafından talan edilmiş, bir kısmı Balkanlardan gelen
muhacirlere dağıtılmıştı. Bir kısmı Müslüman-Türk sermayedar yaratmak
için bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük bedelle
veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara verilmişti. Bazı
binalar ile tarla, bağ ve bahçelerin ürünleri satılarak gelirleri orduya
verilmiş, bazı binalar hapishane, okul, hastane ve karakol binası olarak
kullanılmıştı. Kalan para da Ermenilerin tehcirinin masrafları ile bazı
bölgelerde Ermenileri katleden milislerin masrafları için harcanmıştı!
Dolayısıyla, ortada Ermenilere iade edilecek para kalmamıştı...
TALANCILAR YARGILANDI MI? Resmi tarihçilerce, tehcirin Ermenilerin imhası
amacına yönelik olmadığını ispatlamak için sıkça tekrarlanan tehcir
sırasında görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle 1397 kişi hakkında
soruşturma açıldığı ve bunların büyük bir kısmının idam da dahil olmak
üzere, çeşitli cezalara çarptırıldığı meselesi de bu hikayenin bir
parçasıdır. Araştırmacılara sunulduğu kadarıyla, Osmanlı Arşivi'nde,
özellikle konuyla ilgili en çok belgenin bulunduğu Dahiliye Nezareti Şifre
Kalemi evrakı arasında, tehcir edilen Ermenilere karşı cinayet vb.
biçiminde suçlar işleyen devlet görevlileri aleyhine açılmış
soruşturmalara ait tek bir belge yoktur. Zaten ne 1.397 rakamını ilk
ortaya atan Kamuran Gürün ne de ona referans veren Yusuf Halaçoğlu bu
iddialarını doğrulayacak hiçbir belge yayınlamış değillerdir. Buna
karşılık Ermenilerin geride bıraktıkları mallara yönelik, yağma,
hırsızlık, rüşvet ve zimmet gibi suçlara ilişkin pek çok dava vardır.
Ancak bunların açılma nedenleri Ermenilere verilen zararlar değil, Ermeni
mallarını ve bunların satışından elde edilecek gelirleri son derece
sistemli bir biçimde kullanmak isteyen Hükümetin Ermeni mallarını
bireylerin yağmasından korumaktır. Sözü edilen 1.397 kişi Ermenilere değil
devlete karşı suç işledikleri için yargılanmıştır.
İTTİHATÇI REFLEKS. Osmanlı Devletinin 30 Ekim 1918de Mondros Mütarekesi
ile teslim bayrağını çekmesinden sonra, İtilaf Devletlerinin ilk işi bu
konu oldu. Hatta 1 Kasımda bu konuda bir kararname da çıkarttılar ama
ülkenin içinde bulunduğu koşullar yüzünden kararı uygulamak mümkün olmadı.
Peki, Osmanlının devamı olmadığının altını özenle çizen Milli Mücadele
kadroları bu konuda ne yaptı? Şunları yaptı: Müdafaa-i Milliye Vekili
(Savunma Bakanı Fevzi (Çakmak) Bey, Meclisin 22 Ocak 1921 tarihli gizli
oturumunda, ülkede halen çoğu Karadeniz bölgesinde olmak üzere 800 bin
kadar Hıristiyan bulunduğunu söyleyerek, gayrı Müslimlerin ekonomik
hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı belirtti. Generale
göre Hıristiyanlardan askerlik için bedeli nakdi alınması ve bunların
imalathanelerde, yol, köprü, tünel gibi bayındırlık işlerinde
çalıştırılması gerekmekteydi. Fevzi Beyin bu önerisi karşısında, Malatya
Mebusu Fevzi Efendi yaşa! sesleri arasında Efendiler, Ermenilerin
denaatı (kötülüğü), ihaneti malumdur demiş, Ermeni, Rum ve Yahudilerden
500 Lira bedeli nakdi alınmasını, hem de bunların Erzuruma, Sivasa
yollanıp yollarda çalıştırılmasını istemişti. Ardından da; Maksadım
onların ezilmesidir. diye eklemişti. Bu önerilerle, İttihatçıların
1914te Ermenileri Amele Taburlarına alıp, imha etmeleri arasındaki
benzerlik çarpıcıydı.
MİLLİ ŞEHİTLER . 7 Ağustos 1921de Başkumandanlık Kanunu ile Meclise ait
tüm yetkileri üzerinde toplayan Mustafa Kemal, düşmana karşı savaşın
finanse edilmesi için Tekalif-i Milliye emirlerini çıkartmıştı.
Kanundaki On Emirden altı numaralısı Ülkeyi terk etmiş olanların
hazineye geçmiş olan mallarından ordu ihtiyacına yarayacak olanlara el
konulacaktır diyordu. Buraya kadarı gayet anlaşılırdı, ancak 25 Aralık
1921'de İstanbuldaki Divan-ı Örfi Mahkemesinde, tehcirde katliamlara
emir verdiği için suçlu bulunup idam edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey
ile 14 Ekim 1922'de ise aynı mahkemede aynı gerekçe ile idam edilen
Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyin önce milli şehit ilan edilmesi,
ardından da ailelerine Emval-i Metruke faslından maaş bağlanması pek
manidardı
Nitekim Kemalistler, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Osmanlının diğer
borçlarını üstlendikleri halde, Ermeni mallarının iadesine yanaşmadılar.
Lozanda Türkiyenin üstlendiği borçlar arasında Birinci Dünya Savaşı
sırasında, Tekalif-i Harbiye Kanunu uyarınca, bedeli savaştan sonra
ödenmek üzere el konulmuş gayrı Müslim malları da vardı ancak anlaşma
imzalanır imzalanmaz, Türkiye bu borcundan nasıl kurtulacağına kafa
yormaya başladı.
İŞİ KILIFINA UYDURMAK . Önce Eylül 1923de Kilikya (Adana havalisi) ve
Doğu Anadoludan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü
yasaklayan bir kararname çıkarıldı. 3 Nisan 1924te Mahsub-i Umumi
Kanununun 2. maddesinde değişiklik yapılarak, Birinci Dünya Savaşı için
mallarına el konmuş gayri Müslimlere ödeme yapılmaması sağlandı. Ağustos
1926da, devletin, Lozanın yürürlüğe girdiği 19 Ağustos 1924den önce
gayrı Müslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu
ilan edildi. 2 Şubat 1927de çıkarılan bir kararname ile daha önce milli
şehit ilan edilmiş olan Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in eşi ile
çocuklarına İstanbul'da Ermenilerden kalan 20 bin lira değerinde gayrı
menkul tahsis edildi. Mayıs 1927de, Lozandan sonra ülke dışında
olanların Türk vatandaşlığından çıkarılacağına dair kararname ilan edildi.
Aralık 1927de tehcir suçlusu Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in geride
bıraktığı ailesine Ermenilerden kalan mallar verildi. Tahsisler bununla
kalmadı, tehcirde en kanlı eylemlere imzasını atmış kişilerden Teşkilat-ı
Mahsusa liderlerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve
Tifliste Cemal Paşayla suikasta uğrayan yaveri Nusret Bey'in ailelerine
Ermeni malları verildi. Ama daha vahimi evlerinden birinin üzerine
Cumhuriyetin sembol binalarından biri olan Çankaya Köşkü el konmuş bir
Ermeni arsasına inşa edildi! Anlayana bunlar çok şey söylüyor
ÇANKAYA KÖŞKÜ BİLE . Burada bir parantez açıp şu satırlara göz atalım:
Çankaya Köşkünü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin
hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden
alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam
(Ankara doğumlu 1887-1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu
demiryolunda çalışması vesilesiyle tüm aileyi Ankaradan (Konya yoluyla)
İstanbula kaçırmıştır. Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler
arasında Keçiörendeki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip
olmuştur. 15 veya daha fazla sene evvel, İstanbul gazetelerinden birinde
bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem
rahmetli Vehbi Beye bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin
renkli bir fotoğrafını yollamıştı
.Ayrıca Ankarada dedemin ailesi ve
kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi
ki, bu kilise de yakılmış
Bu satırlar, bugün müze olarak kullanılan Çankaya Köşkünün üzerine inşa
edildiği mülkün sahibi Kasapyan ailesinden Edward J. Çuhacıya ait.
Hatırlanacağı gibi, Hürriyet tarih yazarı Soner Yalçın, Çankaya
Köşkünün ilk sahibi Ermeniydi başlıklı sansasyonel haberinde (25 Mart
2007) tarihi çarpıtarak köşkün Zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında
kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankaranın tanınmış
ailelerinden Bulgurluzadelere satmıştı demiş, haberi düzeltmek için
kendisine yukarıdaki mektubu gönderen Edward J. Çuhacının mektubunu ise
yayınlamamıştı. Elbette daha garip olan, Çankaya Köşkünde oturan devlet
ricalinden hiç ses çıkmamasıdır. Bu küçük parantezden sonra konumuza devam
edelim.
MİKTAR DEVLET SIRRI . Ermenilerden geriye ne kadar gayrı menkul kaldığını
bilmiyoruz, çünkü o döneme ait tapu kayıtları araştırmacılara açık değil.
Hatırlanacağı gibi 2005 yılında, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, kendi
arşivinde bulunan Osmanlı dönemine ait tapu kayıt belgelerini TARBİS (Tapu
Arşiv Otomasyonu) adlı proje kapsamında Türkçeleştirerek, bilgisayar
ortamına aktarmak ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne devretmek
istediğinde Milli Güvenlik Kurulu Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları
Planlama Daire Başkanlığı Tuğgeneral Tayyar Elmas imzalı bir yazıyla böyle
bir girişimin ülke menfaatleri açısından sakıncalı olduğunu belirterek
girişime engel olmuştu. (Arşivlerimiz açıktır diye böbürlenenlere ithaf
olunur!
Madem kendi ülkemizdeki kaynaklardan bilgi edinemiyoruz, o halde zorunlu
olarak yabancıların söylediklerine bakmak durumundayız. Bu kaynaklardan
biri Britanya Dışişleri Arşivi. Buradaki bir belgeye göre 1918de sabık
Britanya Başbakanı Sir James Baldwin ve yardımcısı Herbert Asquith, yeni
Başbakan Ramsey McDonalda Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilere niye
maddi yardım yapılması gerektiğini anlatan raporlarında şöyle diyorlar:
Toplam beş milyon Türk poundu (yaklaşık 33 ton altına eşdeğer) Türk
Hükümeti tarafından 1916da Berlindeki Reichs Banka yatırılmıştır. Bunun
büyük bir miktarı Ermenilerin parasıdır. Deutche Banka yatırıldığı
rivayet olunan Ermeni altınlarının miktarı ise bilinmemektedir.
100 MİLYAR DOLAR İDDİASI . Ermeni Ulusal Konseyi adlı bir Ermeni örgütünün
1919da Pariste hazırladığı rapora göre 1915-1917 Tehcirinde el konulan
mallarının yaklaşık değeri 19 milyar Fransız Frankına ulaşmaktadır.
(1914ten 1915 sonuna kadar 1 Osmanlı Lirası, 22,8 Fransız Frankıdır.
1916dan sonra büyük miktarlarda Osmanlı banknotu basıldığı için kur
değeri hızla düşmüştür.) Aynı örgütün iddiasına göre, Ermenilerin Osmanlı
bankalarındaki paralarına el konduğu gibi, Avrupa bankalarındaki
paralarına da el konulmuştur. 1925te ABD Senatosunda yapılan
görüşmelerde, Ermeni mallarının bedelinin yaklaşık 40 milyon Dolar olduğu
tahmini yapılır. Günümüzde bazı Ermeni araştırmacılar tehcirden sonra el
konan Ermeni servetinin 14,5 milyar Franka (bugünün parası 100 milyar
Dolar) tekabül ettiğini ileri sürüyorlar.
Talat Paşa, işi Ermenilerin Amerikan sigorta şirketlerindeki paralarını
istemeye kadar götürmüştür çünkü Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau
anılarında Talatın Keşke Amerikan hayat sigortası şirketlerine
başvursaydınız da Ermeni poliçe sahiplerinin tam bir listesini bize
göndermelerini sağlasaydınız. Nasıl olsa hepsi öldü şimdi, parayı alacak
mirasçıları da yok. Tabii ki bunun tümü devlete kalır. Hükümet şimdi yasal
olarak mirasçı durumundadır yapar mıydınız bunu? dediğini anlatır.
LOZANI KİM DİNLER? 1914 kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde Ermeni
cemaatine ait 2.538 kilise, 451 manastır ve 2 bin okul vardı. Tehcirden
sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi,
merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek oldu. Gerisi ambar, depo ve
tavla olarak kullanıldı.
Lozan Görüşmelerinde Türkiyeyi temsil eden Meclisin ırkçı-Türkçü
kanadından Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekire yolladığı
25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden
temizlenmesi başarılırsa bunun Türkiyeye büyük bir hizmet olacağını
söylüyordu. Sözü edilen, Ortaçağda Ermeni Krallığının başkentiydi.
Karabekir anılarında, Rıza Nurun teklifini reddettiğini, çünkü Ani
kalıntılarının İstanbul surları gibi geniş bir alanı kapladığını ve böyle
bir işi başarmanın çok zor olduğunu, dahası böyle bir girişimin geride
kalan Ermenileri rahatsız edeceğini yazmıştı. Ama sonraki dönemlerde Rıza
Nur zihniyeti galip geldi ve Ani yıkılmaya terk edildi.
1924 tarihli Lozan Barış Antlaşmasının 42. Maddesi Türk hükümetinin
kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam
koruma altına alınmasını garanti eder dediği halde, 1974 tarihli UNESCO
Raporuna göre geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. O tarihten
sonra bunların 464ü tamamen yıkıldı. 252si yıkılmaya terk edildi, 197si
ise ciddi restorasyon gerektiriyor. Ancak Vandaki Ahtamar Adasındaki
Surp Haç Kilisesinin restorasyonu sırasında yaşananlar belleklerde
tazeliğini koruyor.
EDEBİYATÇILARIN GÖZÜYLE . Tarih her zaman belgelerde değildir. Bazen bir
romanda, bazen bir şiirde, bazen bir resimde de tarihsel gerçekliğe dair
izlerle karşılaşırız. Hatta bazen bu satırlar, hiçbir tarih belgesinin
yapamayacağı kadar etkilidir, düşündürücüdür. İşte onlardan birkaç örnek:
Kasabaya geldiğinde yalınayaktın. Ve Ermeniler kaçtığında en güzel Ermeni
evine sen kondun. Artin Külekyanın evini, Kendirlinin konağını sen ilkokul
yaptın. Tanıdıklarına, konar göçer Türkmen Ağalarına, ileri gelenlerine
teker teker Ermeni evlerini sen dağıttın. Çadırdan çıkıp Ermeni
konaklarına geçtiler
Hayk Topuzyanın toprağını kan eder çiftliğinin
tapusunu nasıl çıkardın muallim Bey, nasıl? (.) Altı bin dönümlük Vartan
Beğyanın tarlasını hemen onun üstüne bir gün içinde yapıverdin, niçin?(.)
Yarısına Kürtlerin yerleştirildiği, geri kalanı harab olmuş Ermeni
örenlerinin dolacağını senden başka kim, kim, kim akıl edebilirdi? (Yaşar
Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti, s.353-354)
Orhan Kemal Kanlı Topraklar adlı romanında CHPli Nedim Ağanın servetini
nasıl yaptığını şöyle anlatır okuyucusuna: Nedim Ağa için bundan başka
yapacak şey yoktu parti ileri gelenlerine karşı. Çünkü bu şimdi ceviz
masasında il idare başkanıyla konuştuğu fabrikayı yıllar önce Emvali
Metrukeden, gene bu parti mebusu, hatırlı birinin yardımıyla ucuzca satın
almış, yıllar yılı da geliştirip büyütmüştü. Particilerin elinde bir çeşit
Demoklesin kılıcıydı bu fabrika. Kafaları kızdı mı elinden alıverecekler
gibi geliyor, geceleri uykuları kaçıyordu
Aynı romanda fabrika kâtibi
ile kantarcı, Nedim Ağayı konuşmaktadırlar: Nedim Ağanın
cemaziyülevvelini bilir misin? (
)Ermeni tehcirinde kumaş mağazasına mı
konmuş? Adam mı boğazlamış kendi gibilerle bir olup? -İkisi de var. (
)
Bunlar Kayseri köylülerinden her yıl Çukurovaya yüzlerce inenlerden (
) O
zaman malum ya, Ermeniler, Rumlar ticareti ellerine almış, Osmanlıyı
veryansın soyuyorlar. Derken Sultan Hamiti indiriyorlar. Meşrutiyet.
İttihat ve Terakki. Milli zengin yetiştirme modası. Ardından Ermeni
tehciri. Bu Nedimin patronu çorbacı da Ermeni ya, kaçacak Türkiyeden.
Aman Nedim demiş, ben seni severim mert adamsın (
) Sen mallarımın başına
geç. Benim yerime işleri idare et. Kazan. Ye, iç, helal olsun. Bana da ne
gönderirsen artık
(Orhan Kemal Kanlı Topraklar,1972, s.102-103) Yazardan
Nedimin adama hiçbir şey göndermediğini öğreniriz daha sonra. Bir de
Nedim Beyin oturduğu evin de Ermenilerden kalma bir taş konak olduğunu.
Honazın o zamanki ağalarından bazıları; bazı zaptiyeler, bazı
südübozuklar Rumların evlerini paluçka etti
Yağma, soygun! çarpıcı
denen biri evlerdeki dikiş makinalarını paluçka etmiş. parpıcı evlerdeki
kap kacağı paluçka etmiş. Kimi Yorgan yastık, kazan kaynatma toplamış.
Evlerde ne varsa, kiremidine, kapısına, penceresine kadar paluçka edildi.
Kimileri bu paluçkayla zengin oldu (Yalçın Kemal, Emanet Çeyiz , Mübadele
İnsanları, Belge Yayınları, 1998, s. 13)
KİMSENİN SEVMEDİĞİ ADAM . Tarihçi Refik Ahmet Altınay, İki Komite İki
Kıtal (Kebikeç Yayınları, 1994) adlı eserinde savaş sırasında
İstanbuldan Eskişehire kaçan devlet ricalinin sürgüne gönderdikleri
Ermeni vatandaşlarının mallarını nasıl paylaştığını şöyle anlatır:(C)esim
bir Ermeni konağı Şehzadegana, Sarısu köprüsü cıvarında kanarya sarısı
rengindeki yan yana iki Ermeni evi Talat Beyle yar-ı garı Canbulat beye,
içeride Ermeni mahallesinde muhteşem bir ermeni köşkü Topal İsmail
Hakkıya, İstasyona yakın, oturmaya salih bütün evler İttihadın en mühim
ricaline tahsis olunmuş. (s.10)
Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı. Kıymetdar halıları ve
eşyaları kamilen evlerinde idi. Fakat hükümet bunları muhafazadan acizdi.
Sahipsiz kalan evler güya polisler tarafından muhafaza olunuyordu. Halbuki
geceleyin halılar ve davarlar, kıymetdar eşya kamilen çalınıyordu. Aynı
hal İzmitin Adapazarının tahliyesi esnasında da vukua gelmiş, eşyalar
çalındıktan sonra izi belli edilmemek için evler ateşe de verilmişti. (s.
34-35)
[Egedeki] Ermeni zenginlerinin evleri satın alınmış, takrir verilir
verilmez paralar zorla zulüm ile istirdat olunmuştu
Bu fecaatleri duyup
da müteessir olmamak kabil değildi
Bu hareket, beşeriyet namına bir
cinayetti. Hiçbir hükümet, hiçbir devirde, Bu derece gaddarane bir cinayet
ika etmemişti. (s.45) Ahmet Refik Altınayın İttihatçılar tarafından
zaten hiç sevilmediğini, bu açıklamalarından dolayı da Cumhuriyet
döneminde sürekli baskı göndüğünü, çalışmalarının yasaklandığını,
üniversitedeki kürsüsünü kaybettiğini, yoksulluğa mahkum edildiğini,
sefalet içinde kimsesiz öldüğünü hatırlatalım.
SONSÖZ YERİNE . 1923 Nüfus Mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi, 6/7 Eylül 1955
talanı, 1963ten sonra 40 bin Rumun Türkiyeden zorla çıkarılması
İttihatçıların başlattığı sermayenin Türkleştirmesi politikalarının
devamı niteliğindeydi. 1974te Vakıf mallarına el konması bu operasyonun
son hamlesi idi. Bu son gaspta el konan servet diğerlerinin yanında
devede kulak sayılır ama onları bile iade etmemek için ne kadar ayak
süründüğü görünce Vakıflar Kanunundaki tüm eksiklere rağmen AK Partiyi
takdir etmemek mümkün değil. Gerçi Başbakan Erdoğan Türklerin karakterinde
soykırım yoktur ve Ermenilerin tek derdi var, Türkiyeden tazminat
koparmak diyerek tarihle yüzleşme konusunda resmi söyleme teslim olduğunu
düşündürdü ama biz yine de umudumuzu yitirmeyelim.
Daha fazla bilgi için: Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolmuştur, Osmanlı
Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, İletişim
Yayınları, İstanbul 2008.
|
|
|
|
|